YAHYA KEMAL BEYATLI

--------------------------------------------------------------------------------

     2 Aralık 1884'te Üsküp’te doğdu. 1 Kasım 1958'de İstanbul'da yaşamını yitirdi. Asıl ismi Ahmed Agâh. Üsküp Belediye Başkanı Nişli İbrahim Naci Bey'in oğlu. Annesi Nakiye Hanım ise şair Lefkoşalı Galib'in yeğeni. Çocukluk yılları Üsküp'teki şiirlerine de yansıyan Rakofça çiftliğinde geçti. İlköğrenimini özel Mekteb-i Edep'te tamamladı. 1892'de Üsküp İdadisi'ne girdi. Bir yandan da İshak Bey Camii Medresesi'nde Arapça ve Farsça dersleri aldı. 1897'de ailesi Selanik'e taşındı. Annesinin ölmesi, babasının tekrar evlenmesi yüzünden aile içinde çıkan sorunlar nedeniyle Üsküp'e döndü. Tekrar Selanik'e gönderildi. 1902'de İstanbul'a geldi. Vefa İdadisi'ne (lise) devam etti. Jön Türk olma hevesiyle 1903'te Paris'e kaçtı. Bir yıl kadar Meaux okuluna devam edip Fransızca bilgisini geliştirdi. 1904'te siyasal bigiler yüksek okuluna girdi. Jön Türkler'le ilişki kurdu. Ahmet Rıza, Abdullah Cevdet, Samipaşazade Sezai, Prens Şahabettin gibi dönemin ünlü kişilerini tanıdı. Şefik Hüsnü ve Abdülhak Şinasi Hisar'la arkadaşlık kurdu. 1912'de İstanbul'a döndü.

           1913'te Darüşşafaka'da edebiyat ve tarih öğretmenliği yaptı. Medresetü'l-Vaizin'de uygarlık tarihi dersi verdi. Mütarekeden sonra Âti, İleri, Tevhid-i Efkâr, Hakimiyet-i Milliye dergilerinde yazılar yazdı. Arkadaşlarıyla "Dergâh" dergisini kurdu. Yazılarıyla Milli Mücadele'yi destekledi. 1922'de barış anlaşması için Lozan'a giden kurulda danışman olarak yer aldı. 1923'te Urfa milletvekili oldu. Cumhuriyet'in kurulmasından sonra Varşova ve Madrid'de ortaelçisi olarak görevlendirildi. Daha sonra sırasıyla Yozgat, Tekirdağ, 1943-1946'da da İstanbul milletvekili oldu. Halkevleri Sanat Danışmanlığı yaptı. 1949'da Pakistan Büyükelçisi iken emekli oldu. Yaşamının son yıllarını İstanbul'da Park Otel'de geçirdi. Tutulduğu müzmin barsak kanamasının tedavisi için 1957'de Paris'e gitti. Bir yıl sonra Cerrahpaşa Hastanesi'nde aynı hastalık nedeniyle öldü.

   Selanik yıllarında "Esrar" takma adıyla şiir yazmaya başladı. İstanbul'da Tevfik Fikret ve Cenap Şahabettin'in şiirleriyle tanıştı. İrtika ve Mâlumât dergilerinde "Agâh Kemal" takma adıyla Servet-i Fünun'u destekleyen şiirler yazdı. Paris'te Fransız simgecilerinin şiirlerine yakınlık duydu. Fransız şiiriyle kurduğu yakınlık, Türk şiirine faklı bir açıyla bakmasını sağladı. Türk şiiri ve Türkçe söz sanatlarını inceledi. "Mısra haysiyetimdir" sözüyle şiirde dizenin bir iç uyumla, musiki cümlesi halinde kusursuzlaştırılması gerektiğini anlatır. Şiirleriyle olduğu kadar şiirle ilgili görüşleriyle de büyük yankı uyandırdı. Ona göre divan şiiri "yığma" bir şiirdi. parçacılık ve belirsizlik üzerine kuruluydu. Tanzimat şairleri bu şiiri birleştirme çabalarında yetersiz kalmıştı. Servet-i Fünun'cular yapay ve yapmacık bir dille yetinerek öze inememişlerdi. Oysa sanatçı kendi ulusunun dilini bulmalıydı. Batı'dan edindiği yüksek beğeniyle, Batı şiirine öykünmeyen yerli bir şiire yöneldi. Biçime ağırlık tanıdı. Esinlenmenin yerine dil işçiliğini getirdi. Arka planında bir tarih bulunan şiirlerinde imgeye de yer vermedi. Dize çalışmasındaki titizliği "az ve güç yazıyor" izlenimi uyandırdı. Yaşadığı sürede hiç kitap yayınlamaması da bu izlenimi pekiştirdi. Karşıtları tarafından "esersiz şair" olarak adlandırıldı. Hemen her kesimden eleştiriler aldı.

   1918'de Yeni Mecmua'da yayınlanan ürünleriyle büyük ilgi uyandırdı. Daha sonra Edebi Mecmua, Şair, Büyük Mecmua, Şair Nedim, Yarın, İnci, Dergah gibi dergilerdeki şiirleriyle kendini yol gösterici olarak kabul ettirdi. Ölümünden sonra yayınlanan eserleri iki bölüm halinde değerlendirilir. "Kendi Gök Kubbemiz" ve "Eski Şiirin Rüzgarıyla." Bu iki eser Yahya Kemal'in baş yapıtlarını bir araya getirir. "Eski Şiirin Rüzgarıyla"daki şiirlerden "Açık Deniz", "Itrî", Erenköyü'nde Bahar", "Nazar", "Ses", "Çin Kâsesi", "Deniz Türküsü" şairin çok özel ürünleridir. Daha çok Nedîm'den yola çıktığı bu şiirlerde, günlük yaşamın parıltısını elden çıkardığı, dekadan bir girişimin aşırı incelikleri ve dil yabancılaşmasıyla bir tür resim sanatına yöneldiği görülür. "Kendi Gök Kubbemiz"deki şiirlerde ise temelde bir "aşk" ve "İstanbul" şairi olarak görünür. "Vuslat" şiiriyle erotik temaları örselemeden şiire getirir. Bir yandan da tarih tutusuyla dinci ve milliyetçi bir görünüm kazanmaya başlar. "Süleymaniye'de Bayram Sabahı", "Ziyaret", "Atik Valide'den İnen Sokakta" gibi şiirleri bu durumun örnekleridir. Düzyazıları "Peyam" gazetesinde yayınlanan yazılarıyla, "Çamlar Altında Sohbetler"den oluşur. Bu yazılardan bazıları "Süleyman Sadi" ya da "S.S" imzasını taşır. Ayrıca Büyük Mecmua ve Dergah'ta söyleşiler yaptı, eleştiriler yazdı, bunları Hakimiyet-i Milliye gazetesinde sürdürdü. Bitmemiş şiirlerinin bir bölümü 1976'da "Bitmemiş Şiirler" adıyla yayınlandı.

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ŞİİR:

Kendi Gök Kubbemiz (1961)

Eski Şiirin Rüzgârıyla (1962)

Rubailer ve Hayyam Rubailerini Türkçe Söyleyiş (1963)

Bitmemiş Şiirler (1976)

DÜZYAZI:

Aziz İstanbul (1964)

Eğil Dağlar (1966)

Siyasi Hikayeler (1968)

Siyasi ve Edebi Portreler (1968)

Edebiyata Dair (1971)

DÜZYAZI:

Çocukluğum Gençliğim Siyasi ve Edebi Hatıralarım (1973)

Tarih Musahabeleri (1975)

Mektuplar-Makaleler (1977)


ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • Geçmiş Yaz

  • Hazan Bahçeleri

  • Mehlika Sultan

  • Sessiz Gemi

  • Akıncılar

  • Mohaç Türküsü

  • Bir Başka Tepeden

  • Endelüs'te Raks

  • Hatırlatan

  • Şarkı

  • Erenköy'de Bahar

  • Özleyen

  • Rindlerin Ölümü

  • Rindlerin Akşamı

  • Ses

  • Siste Söyleniş

  • Süleymaniye'de Bayram Sabahı

  • Eylül Sonu

  • Vuslat


GEÇMİŞ YAZ


Rüya gibi bir yazdı. Yarattın hevesinle

Her anını, her rengini, her şiirini hazdan.

Hala doludur bahçeler en tatlı sesinle!

Bir gün, bir uzak hatıra özlersen o yazdan


Körfezdeki dalgın suya bir bak, göreceksin:

Geçmiş gecelerden biri durmakta derinden;

Mehtap... iri güller... ve senin en güzel aksin...

Velhasıl o rüya duruyor yerli yerinde!


HAZAN BAHÇELERİ


Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden

Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden


Senden boşalan bağrıma gözyaşları dolmuş

Gördüm ki yazın bastığımız otları solmuş

Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden


MEHLİKA SULTAN


Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Gece şehrin kapısından çıktı:

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Kara sevdalı birer aşıktı.


Bir hayalet gibi dünya güzeli

Girdiğinden beri rü'yalarına;

Hepsi meşhur, o muamma güzeli

Gittiler görmeye Kaf dağlarına.


Hepsi, sırtında aba, günlerce

Gittiler içleri hicranla dolu;

Her günün ufkunu sardıkça gece

Dediler: ''Belki bu son akşamdır''


Bu emel gurbetinin yoktur ucu;

Daima yollar uzar, kalp üzülür:

Ömrü oldukça yürür her yolcu,

Varmadan menzile bir yerde ölür.


Mehlika'nın kara sevdalıları

Vardılar cikrigi yok bir kuyuya,

Mehlika'nın kara sevdalıları

Baktılar korkulu gözlerle suya.


Gördüler: ''Aynada bir gizli cihan..

Ufku çepçevre ölüm servileri.....''

Sandılar doğdu içinden bir an

O, uzun gözlu, uzun saçlı peri.


Bu hazin yolcuların en küçüğü

Bir zaman baktı o viran kuyuya.

Ve neden sonra gümüş bir yüzüğü

Parmağından sıyırıp attı suya.


Su çekilmiş gibi rü'ya oldu!..

Erdiler yolculuğun son demine;

Bir hayal alemi peyda oldu

Göçtüler hep o hayal alemine.


Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Seneler geçti, henüz gelmediler;

Mehlika Sultan'a aşık yedi genç

Oradan gelmeyecekmiş dediler!..



SESSİZ GEMİ


Artık demir almak günü gelmişse zamandan,

Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.


Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;

Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.


Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,

Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.


Biçare gönüller. Ne giden son gemidir bu.

Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu.


Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler;

Bilmez ki, giden sevgililer dönmeyecekler.


Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden.

Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden



AKINCILAR


Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik


Haykırdı ak tolgalı beylerbeyi "ilerle"

Bir yaz günü geçtik tunadan kafilelerle


Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan

Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan


Bir gün yine doludizgin atlarımızla

Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla


Cennette bu gün gülleri açmış görürüzde

Hala o kızıl hatıra gitmez gözümüzde


Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik

Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik



MOHAÇ TÜRKÜSÜ


Bizdik o hücumun bütün aşkıyle kanatlı;

Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı.


Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle,

Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!


Fethin daha bir ülkeyi parlattığı gündü;

Biz uğruna can verdiğimiz yerde göründü.


Gül yüzlü bir afetti ki her pusesi lale;

Girdik zaferin koynuna, kandık o visale!


Dünyaya veda ettik, atıldık dolu dizgin;

En son koşumuzdur bu! Asırlarca bilinsin!


Bir bir açılırken göğe, son def'a yarıştık;

Allaha giden yolda meleklerle karıştık.


Geçtik hepimiz dört nala cennet kapısından;

Gördük ebedi cedleri bir anda yakından!


Bir bahçedeyiz şimdi şehitlerle beraber;

Bizler gibi ölmüş o yiğitlerle beraber.


Lakin kalacak doğduğumuz toprağa bizden

Şimşek gibi bir hatıra nal seslerimizden!



BİR BAŞKA TEPEDEN


Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul!

Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.

Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul!

Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer.


Nice revnaklı şehirler görünür dünyada,

Lakin efsunlu güzellikleri sensin yaratan.

Yaşamıştır derim en hoş ve uzun rüyada

Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan.



ENDÜLÜS'TE RAKS


Zil, şal ve gül. Bu bahçede raksın bütün hızı...

Şevk akşamında Endülüs üç def'a kırmızı...


Aşkın sihirli şarkısı yüzlerce dildedir.

İspanya neşesiyle bu akşam bu zildedir.


Yelpâze çevrilir gibi birden dönüşleri,

İşveyle devriliş, saçılış, örtünüşleri...


Her rengi istemez gözümüz şimdi aldadır;

İspanya dalga dalga bu akşam bu şaldadır.


Alnında halka halkadır âşüfte kâkülü,

Göğsünde yosma Gırnata'nın en güzel gülü...


Altın kadeh her elde, güneş her gönüldedir;

İspanya varlığıyle bu akşam bu güldedir.


Raks ortasında bir durup oynar, yürür gibi;

Bir baş çevirmesiyle bakar öldürür gibi...


Gül tenli, kor dudaklı, kömür gözlü, sürmeli...

Şeytan diyor ki sarmalı, yüz kerre öpmeli..


Gözler kamaştıran şala, meftûm eden güle,

Her kalbi dolduran zile, her sîneden: 'Ole!'


HATIRLATAN


Hicran, gün ortasında öten bir horoz gibi,

Seslendi pek vakitsiz... İçim yandı ansızın.


Mazi yosunla örtülü bir göl ki yok gibi,

Mevsim serin ve bahçede yaprak yığın yığın.


Hicran gün ortasında neden böyle seslenir,

Birden hatırlatır unutan kalbe sevgiyi?


Keskin bir özleyişle hayal ettiren nedir.

Bir devre varsa insanın ömründe en iyi?


Ey sevgi anladım bu uzakta seda ile,

Ömrün yegâne lezzetidir hatıran bile.



ŞARKI


Kalbim yine üzgün seni andım da derinden;

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!

Üzgün ve kırılmış gibi en ince yerinden,

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!


Senden boşalan bağrıma göz yaşları dolmuş!

Gördüm ki yazın bastığımız otlar solmuş.

Son demde bu mevsim gibi benzimde kül olmuş.

Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden!



ERENKÖY'DE BAHAR


Cânan aramızda bir adındı,

Şîrin gibi hüsn ü âna unvan,

Bir sahile hem şerefti hem şan,

Çok kerre hayâlimizde cânan

Bir şi'ri hatırlatan kadındı.


Doğmuştu içimde tâ derinden

Yıldızları mâvi bir semânın;

Hazzıyla harâb idim edânın,

Hâlâ mütehayyilim sadânın

Gönlümde kalan akislerinden.


Mevsim iyi, kâinât iyiydi;

Yıldızlar o yanda, biz bu yanda,

Hulyâ gibi hoş geçen zamanda

Sandım ki güzelliğin cihanda

Bir saltanatın güzelliğiydi.


İstanbul'un öyledir bahârı;

Bir aşk oluverdi âşinâlık...

Aylarca hayâl içinde kaldık;

Zannımca Erenköyü'nde artık

Görmez felek öyle bir bahârı.




ÖZLEYEN


Gönlümle oturdum da hüzünlendim o yerde,

Sen nerdesin, ey sevgili, yaz günleri nerde!

Dağlar ağarırken konuşmuştuk tepelerde,

Sen nerde o fecrin ağaran dağları nerde!


Akşam, güneş artık deniz ufkunda silindi,

Hulya gibi yalnız gezinenler köye indi

Ben kaldım, uzaklarda günün sesleri dindi,

Gönlümle, hayalet gibi, ben kaldım o yerde.



RİNDLERİN ÖLÜMÜ


Hafız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;

Yeniden her gün açarmış kanayan rengiyle.

Gece; bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış

Eski Şiraz'ı hayal ettiren ahengiyle.


Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde;

Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter.

Ve serin serviler altında kalan kabrinde

Her seher bir gül açar;her gece bir bülbül öter.



RİNDLERİN AKŞAMI


Dönülmez akşamın ufkundayız.Vakit çok geç;

Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!

Cihana bir daha gelmek hayal edilse bile,

Avunmak istemeyiz öyle bir teselliyle.

Geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan

Ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan

Geçince başlayacak bitmeyen sükunlu gece.

Guruba karşı bu son bahçelerde, keyfince,

Ya şevk içinde harab ol, ya aşk içinde gönül!

Ya lale açmalıdır göğsümüzde yahud gül.



SES


Günlerce ne gördüm ne de kimseye sordum,

'Yarab! hele kalp ağrılarım durdu!' diyordum.

His var mı bu alemde nekahat gibi tatlı

Gönlüm bu sevincin heyecanıyla kanatlı

Bir taze bahar alemi seyretti felekte,

Mevsim mütehayyil, vakit akşamdı Bebek'te,

Akşam!.. Lekesiz,,saf, iyi bir yüz gibi akşam!..

Ta karşı bayırlarda tutuşmuş iki üç cam;

Sakin koyu,şen cepheli kasrıyle Küçüksu,

Ardında vatan semtinin ormanları kuytu;

Bir neşeli hengamede çepçevre yamaçlar

Hep aynı tehassüsle meyillenmiş ağaçlar

Dalgın duyuyor rüzgarın ahengini dal dal.

Baktım süzülüp geçti açıktan iki sandal.

Bir lahzada bir pancur açılmış gibi yazdan

Bir bestenin engin sesi yükseldi boğazdan

Coşmuş yine bir aşkın uzak hatırasıyla,

Aksetti uyanmış tepelerden sırasıyla,

Dağ dağ o güzel ses bütün etrafı gezindi:

Görmüş ve geçirmiş denizin kalbine sindi.

Ani bir üzüntüyle bu rüyadan uyandım.

Tekrar o alev gömleği giymiş gibi yandım,

Her yerden o,hem aynı bakış ,aynı emelde,

Bir kanlı gül ağzında ve mey kasesi elde;

Her yerden o, hem aynı güzellikte göründü,

Sandım bu biten gün beni ram ettiği gündü.



SİSTE SÖYLENİŞ


Birden kapandı birbiri ardınca perdeler...

Kandilli, Göksu, Kanlıca, İstinye nerdeler?


Som zümrüt ortasında, muzaffer, akıp giden

Firuze nehri nerde? Bugün saklıdır, neden?


Benzetmek olmasın sana dünyada bir yeri;

Eylül sonunda böyledir İsviçre gölleri.


Bir devri lanetiyle boğan şairin Sis'i.

Vicdan ve ruh elemlerinin en zehirlisi.


Hülyama bir eza gibi aksetti bir daha;

-Örtün! Muebbeden uyu! Ey şehr! -O beddua...


Hayır bu hal uzun süremez, sen yakındasın;

Hala dağılmayan bu sisin arkasındasın.


Sıyrıl, beyaz karanlık içinden, parıl parıl

Berraklığında bilme nedir hafta, ay ve yıl.


Hüznün, ferahlığın bizim olsun kışın, yazın,

Hiç bir zaman kader bizi senden ayırmasın.



SÜLEYMANİYEDE BAYRAM SABAHI


Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehabetli sabah oldu Süleymaniye'de

Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,

Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi

Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,

Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.

Gecenin bitmeğe yüz tuttuğu andan beridir,

Duyulan gökte kanad, yerde ayak sesleridir.

Bir geliş var!.. Ne mübarek, ne garib alem bu!..

Hava boydan boya binlerce hayaletle dolu...

Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;

O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.

Bu sukünette karıştıkca karanlıkla ışık

Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık;

Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,

Giriyor, birbiri ardınca, ilahi yapıya.

Tanrının mabedi her bir tarafından doluyor,

Bu saatlerde Süleymaniye tarih oluyor.

Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı

Adamış sevdiği Allah'ına bir böyle yapı.

En güzel mabedi olsun diye en son dinin

Budur öz şekli hayal ettiği mimarının.

Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,

Seçmiş İstanbul'un ufkunda bu kudsi tepeyi;

Taşımış harcını gazileri, serdarıyle,

Taşı yenmiş nice bin işcisi, mimarıyle.

Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,

Uhrevi bir kapı açmiş buradan gökyüzüne,

Taa ki geçsin ezeli rahmete ruh orduları..

Bir neferdir bu zafer mabedinin mimari.

Ulu mabed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;

Ben de bir varisin olmakla bügün mağrurum;

Bir zaman hendeseden abide zannettimdi;

Kubben altında bu cumhura bakarken şimdi,

Senelerden beri ru'yada görüp özlediğim

Cedlerin mağfiret iklimine girmiş gibiyim.

Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını

Görüyor varliğının bir yere toplandığını;

Büyük Allah'ı anarken bir ağızdan herkes

Nice bin dalgalı Tekbir oluyor tek bir ses;

Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,

Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!

Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri

Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbir'i

Ne kadar saf idi siması bu mu'min neferin!

Kimdi? Banisi mi, mimarı mı ulvi eserin?

Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu

Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,

Yüzü dünyada yiğit yüzlerinin en güzeli,

Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;

Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz

Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;

Vatanın hem yaşıyan varisi hem sahibi o,

Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,

Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,

Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.

Karşı dağlarda tutuşmus gibi gül bahçeleri,

Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.

Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;

Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.

Çok yakından mı bu sesler, cok uzaklardan mı?

Üsküdar'dan mı? Hisar'dan mı? Kavaklar'dan mı?

Bursa'dan, Konya'dan, İzmir'den, uzaktan uzağa,

Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;

Şimdi her merhaleden, taa Beyazıd'dan, Van'dan,

Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.

Ne kadar duygulu, engin ve mübarek bu seher!

Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,

Dinliyor hepsi büyük hatıralar rüzgarını,

Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.

Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?

Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:

Kosva'dan, Niğbolu'dan, Varna'dan, İstanbul'dan..

Anıyor her biri bir vak'ayı heybetle bu an;

Belgrad'dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar'dan mı?

Son hudutlarda yücelmiş sıra-dağlardan mı?

Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?

Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..

Adalar'dan mı? Tunus'dan mı, Cezayir'den mi?

Hür ufuklarda donanmış iki yüz pare gemi

Yeni doğmuş aya baktıkları yerden geliyor;

O mübarek gemiler hangi seherden geliyor?

Ulu mabedde karıştım vatanın birliğine.

Çok sükür Tanrıya, gördüm, bu saatlerde yine

Yaşıyanlarla beraber bulunan ervahı.

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.



EYLÜL SONU


Günler kısaldı. Kanlıca'nın ihtiyarları

Bir bir hatırlamakta geçen sonbalarları.


Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...

Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...


İçtik bu nadir içki'yi yıllarca kanmadık...

Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!


Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;

Lakin vatandan ayrılışın ıztırabı zor.


Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sahile,

Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.



VUSLAT


Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,

Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,

Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,

Görmezler ufuklarda, şafak söktüğü anı...


Gördükleri ru'ya ezeli bahçedir aşka;

Her mevsimi bir yaz ve esen ruzgarı başka.

Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez;

Gül solmayı; mehtab, azalıp gitmeyi bilmez...


Gök kubbesi her lahza, bütün gözlere mavi...

Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;

Sevdaları hülyalı havuzlarda serinler,

Sonsuz gibi, bir fiskiye ahengini dinler.


Bir ruh, o derin bahçede bir defa yaşarsa

Boynunda O'nun kolları, koynunda O varsa,

Dalmışsa O'nun saçlarının rayihasiyle,

Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle.


Yıldızları, boydan boya doğmuş gibi, varlık

Bir mucize halinde o gözlerdendir artık.

Kanmaz, en uzun buseye, öptükçe susuzdur

Zira, susatan zevk, o dudaklardakı tuzdur.


İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan...

Bir sır gibidir azçok ilah olduğumuzdan.

Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.

Bir gün nereden hangi tesadüfle gelirler?


Aşk, onları sevkettiği günlerde, kaderden

Rüzgar gibi bir sevk alır, oldukları yerden.

Geldikleri yol, ömrün ışıktan yoludur o!

Alemde bir akşam ne semavi koşudur o!


Dört atlı o gerdune, gelirken dolu dizgin,

Sevmiş iki ruh ufku görürler daha engin,

Simaları her lahza parıldar bu zeferle;

Gök, her tarafından, donanır meş'alerle!


Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,

Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar

Dunyayı unutmuş bulunurken o sularda,

-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-


Bir an uyanırlarsa leziz uykulardan,

Baştanbaşa, heryer kesilir kapkara, zindan...

Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak...

Günden güne, hicranla bunalmış gibi, yanmak...


Ey tali! Ölümden ne beterdir bu karanlık!

Ey aşk! O gönüller sana maloldular artık!

Ey vuslat! O aşıkları efsuna ramet!

Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!


Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.