SEVGİ ÖZEL

--------------------------------------------------------------------------------

     Sevgi Özel, Polatlı (Beyceğiz köyü) doğumlu; on yaşından beri Ankaralı. DTCF'nin Türk Dili Bölümünü bitirdikten on gün sonra, Atatürk'ün kurduğu Türk Dil Kurumu’na girdi (10 Kasım 1971). Dilbilgisi/Dilbilim Kolunda, Türkiye Türkçesini araştıran bilimciler arasında yetişti. Atatürk'ün başlattığı Dil Devrimi doğrultusunda Türkçeye emek veren ustaların çırağı oldu. TDK'de, Türkiye Türkçesinde Sözcük Türleri (Doğan Aksan yönetiminde ortak yapıt; 1976), Türkiye Türkçesinde Sözcük Türetme ve Bileştirme (1977), Türkiye Türkçesi Gelişmeli Sesbilimi (D. Aksan yönetiminde ortak yapıt; 1978), Türkiye Türkçesinin Sözdizimi (N. Atabay-A. Çam ile; 1981), Ahmet Cevat Emre (yaşamöyküsü, TDK belgeliğinde; 1982), Besim Atalay (yaşamöyküsü, 1983) adlı yapıtları yayımlanırken yine aynı kurumda yazım sorunlarını izleyen ekip içinde yer aldı; Yazım Kılavuzunun 1973'ten, 1983'e değin bütün baskılarının hazırlığına katıldı. 1980 sonrası kurumdan kendi isteğiyle ayrıldı.

           Ekim 1983'ten başlayarak Bilgi Yayınevinin yayın sorumlusu oldu. Atatürk'ün Türk Dil Kurumu ve Sonrası (H. Özen-A. Püsküllüoğlu ile; 1986) ile Baba İnönü'den Erdal İnönü'ye Mektuplar (hazırlayan, 1988) adlı yapıtları Bilgi Yayınevinde çıktı. 1987'de, eski TDK üyelerinden 34 kişiyle birlikte Dil Derneğinin kurucuları arasında yer aldı. Zamanın iktidarınca kurulması yasak derneklerden sayılan Dil Derneği ve Dil Devrimi için ülküdeşleriyle birlikte savaşım verdi; bu derneğin genel yazmanı, astbaşkanı, başkanı ve Çağdaş Türk Dili adlı aylık dergisinin genel yayın yönetmeni olarak görev yaptı. 1992-98 arasında Ümit Yayıncılıkta yayın sorumlusuyken Afili Mavallar (argo-senlibenli sözcükler derlemesi; 1993), Devrimciler Âşık Olamaz(dı) (öykü, 1994), Aşk Bir Boncuktur (öykü, 1995), Direncin Kuşları (öykü, 1996), Bir yanım Bahar Bir yanım Kış (öykü, 1997) adlı yapıtları yayımlandı.. Kasım 1998- Haziran 2002 arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfının yayın yönetmeniyken Uğur Mumcu'dan um:ag'a Unutmadık (araştırma, 2000) adlı yapıtı yazdı. Bir Bulut Ayağıma Dolandı (öykü, 1999) ile Dil Kiri El Kiri (araştırma, 2000) adlı yapıtları da Bilgi Yayınevi'nden çıktı. 30 Haziran 2002'den başlayarak yalnızca araştırmak, yazmak ve gezerek ülkesini, insanları daha iyi tanımak için profesyonel yaşamına nokta koydu. Gazete ve dergilere dil- yazın konularında yüzlerce yazı yazdı; kimisi deneme, kimisi makale türündeki yazılarının hepsini henüz kitaplaştırmadı. Aptal Dünya (öykü, Bilgi Yayınevi, 2002) adlı kitabını Uğur Olsun/ Bir Devrimcinin Öyküsü (yaşamöyküsel roman, Bilgi Yayınevi, 2003) izledi. Dilimde Tüy Bitti adlı yapıtı Çınar Yayıncılıktan çıktı (2006). Şimdi yalnızca yazıyor, ülkenin her yerinde konuşmalar yapıyor.

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

- Türkiye Türkçesinde Sözcük Türleri (Doğan Aksan yönetiminde ortak yapıt), TDK Yayını,1976 (3. baskı Papatya Yayıncılık-Dil Derneği, 2003)

- Türkiye Türkçesinde Sözcük Türetme ve Bileştirme, TDK Yayını, 1977 (ikinci baskı Papatya Yayıncılık-Dil Derneği, 2003)

- Türkiye Türkçesi Gelişmeli Sesbilimi (D.Aksan yönetiminde ortak yapıt), TDK Yayını, 1978

- Türkiye Türkçesinin Sözdizimi (N.Atabay-A.Çam ile), TDK Yayını, 1981

- Ahmet Cevat Emre (yaşamöyküsü, TDK belgeliğinde; 1982),

- Besim Atalay (yaşamöyküsü), TDK Yayını, 1983



- Atatürk'ün Türk Dil Kurumu ve Sonrası (H.Özen-A.Püsküllüoğlu ile), Bilgi Yayınevi, 2. baskı,1986

- Baba İnönü'den Erdal İnönü'ye Mektuplar (hazırlayıcısı), Bilgi Yayınevi, 1988

- Afili Mavallar (argo-senlibenli sözcükler derlemesi), Ümit Yayıncılık, 1993

- Devrimciler Âşık Olamaz(dı) (öykü), Ümit Yayıncılık, 1994, 2. baskı, 1996

- Aşk Bir Boncuktur (öykü), Ümit Yayıncılık, 1995, 2. baskı, 1996

- Direncin Kuşları (öykü), Ümit Yayıncılık, 1996

- Bir Yanım Bahar Bir Yanım Kış (öykü), Ümit Yayıncılık, 1997

- Uğur Mumcu'dan um:ag'a Unutmadık (araştırma), um:ag Yayını, 2000

- Bir Bulut Ayağıma Dolandı (öykü), Bilgi Yayınevi, 1999

- Dil Kiri El Kiri (araştırma), Bilgi Yayınevi, 2. baskı, 2000

- Aptal Dünya (öykü), Bilgi Yayınevi, 2002

- Uğur Olsun/ Bir Devrimcinin Öyküsü (yaşamöyküsel roman), Bilgi Yayınevi, 3. baskı,2003

- Dilimde Tüy Bitti (deneme), Çınar Yayıncılık, 2006

- Yıldızlar mı Suçluydu? (roman), Çınar Yayıncılık, 2006.

- 75. Yılda Türkçenin ve Dil Devriminin Öyküsü (Ş.Turan ile), Dil Derneği, 2007.

- Dilleri Uzun (deneme), Cumhuriyet Kitapları, Ekim 2007.

- İktidar Benim Ne İstersem Söylerim! (deneme), Cumhuriyet Kitapları, Temmuz 2008.


ÖRNEKLER

  • Birbirimizi Öldürdük


Birbirimizi Öldürdük


"Güzel yermiş" diye mırıldandı kadın.


Erol'la Gülçin lokantanın diplerine dek, garsonun ardı sıra yürüdüler. Sonra iki basamakla çıkılan, loca gibi bir girintideki yuvarlak masayı gördüler. İki yanında aynalı duvarlar, üçüncüsünde pencere olan bu köşe, daha az ışık alıyordu. Hem de gürültüyle yemeklerini yiyen kalabalıktan ayrılmış gibiydi.


Erol kadının oturması için yuvarlak masanın koltuklarından birine uzandı. Ama Gülçin, sırtını lokantaya, yüzünü pencereye dönük oturmak istemedi, garsonun çektiğine yerleşti. Uzun eteğinin bir ucunu koltuğun kolundan indirirken, adama gülümseyerek baktı. Çantasını, öteberi dolu torbasını boş koltuklardan birine bıraktı. Ceketinin düğmesini açarak karşısına oturan Erol’a baktı. Onun koltuğu, kendi oturduğunun tam karşısına denk düşmemişti. Erol'un kafasında, tepesine yakın, avuç içi kadar saçsız bir yer, arkasındaki aynada pırıl pırıl parlıyordu. Güleceği geldi Gülçin'in. Çevresine bakınarak geçiştirdi, bu isteğini. Ama adamın gözünden kaçmadı bu.


"Niye güldün?"

"Hiç."

"Hiçi miçi var mı? Bana güldün."

"Evet sana."

"Neyime? Açıkta bir yerim mi var?"

"Var ya... Keline güldüm."

"Nesi varmış kelimin? Yeni mi görüyorsun? Üstelik ben kel mel değilim, bunlar ne, bunlar?"

Erol, önden fırça gibi sık görünen saçlarını eliyle sıvazlayarak Gülçin'in arkasındaki aynaya baktı.

"Nerem kelmiş?" diye sordu.

"Arkandaki ayna öyle demiyor, ama... Tependeki ampulle yarışıyor... İkisi de pırıl pırıl..."

Konuşmalarını, kafasında lokantanın bütün ışıklarını taşıyan bir garson böldü.

"Ne emredersiniz?" diyerek, önlerine kırmızı kaplı birer yemek listesi bıraktı.

"Biz yemeklerimizi seçince sizi çağırırız" dediler adama.

Garson uzaklaşırken, Erol eğilip kadına,

"Gördün mü keli?" diye fısıldadı.

Kadın alaylı gülüşünü yemeklerini seçerken de sürdürdü. Adam, garsona el etti. Gülçin, listede bir yeri parmağıyla göstererek sordu:

"Pain apple steak... Nasıl bir şey bu?"

"Biftek efendim. Üzerine peynir eritiyoruz. Özel bir sosu var. Yanına da ya mevsim sebzeleri ya da pilav, isterseniz haşlanmış patates koyuyoruz."

"Benimki bundan olsun, güzel bir şeye benziyor. Kırmızı şarap da isterim, ayrıca çok renkli bir salata... Mutfakta salata yapılabilecek ne varsa doğrayın..."

"Benimki de aynı olsun..."

"Şaşkın" dedi içinden Gülçin. "Yine kestiremedi ne yiyeceğini, benden kopya çekiyor."

Bir kez İstanbul'da Fransız yemekleri pişirmekle ünlü bir lokantaya gitmişlerdi. Adı afili bir yemek seçmişti Erol. Önüne, mantar soslu iki üç tavuk kanadı konunca çok bozulmuştu. Kadın, kocasının o günkü öfkesini anımsayınca, yine güldü.


Yemeklerini söyledikten sonra, bir süre konuşmadan beklediler. Gülçin tabağını çatalını bıçağını, Erol küllüğü, içinde mum yanan camdan şamdanı inceledi. Az sonra önlerine kadehleri, ekmek, salata, şarap törensi bir ağırlıkla sıralandı. Sonra şarap şişesi açıldı. Küçük kadehlerini tokuşturarak birer yudum aldılar. İkinci kadehte dilleri çözülür gibi oldu.


Çevrelerindeki her şeyi, lokantanın adından başlayarak, yemeklerinkini, garsonların davranışlarını, gülünç buldukları ne varsa, konuşup gülüştüler. Saçsız garsonun getirdiği et, sebze dolu tabaklarına bakarak bir tören izliyormuşçasına ciddileştiler. Buraya neden geldiklerini anımsamış olmalıydılar.


Bifteğin tadını alamadılar. Alışık olmadıkları sosu, akıllarından geçirip de söyleyemedikleriyle birlikte damaklarına sıvandı. Her ikisi de birer yudum şarapla boğazını temizlemeye çalıştı.

         

Kaşların çatıktı. İçmiyor, yiyordun sanki sigarayı. Belli ki yine kırıp geçirmiştin çevreni. Olup bitenleri, bana kapıyı açar açmaz ortadan toz olan sekreterin kaçışından anladım. Eskiden böyle zamanlarda seni uyardığımda, "Büyütme sevgilim, benim öfkem yaz yağmuru gibi gelir geçer" derdin.


Beş altı yıl boyunca, kasırga ile yaz yağmuru arasındaki inceliği duyumsatmaya çalıştım sana. Şimdi yine, istemeden bir kasırganın üstüne gelmiştim sanırım. Dilinle dişinin arasından, gönülsüzce bir "Hoş geldin" dediğini duyar gibi oldum. Dosyalarını masana pat pat atarken kaşaltından da beni süzüyordun. Bir süre sustuk. Suskunluğumuz uzayacağa benziyordu. Ben de nedenini bilmediğim bir öfke seline dizkapaklarıma dek gömüldüğümün ayrımındaydım.


"Ne bu tafran, otur da adam gibi konuşalım, buraya kavga etmeye gelmedim" deyecektim ki sevmediğim bir ses engel oldu. Gulu gulu, gulu guluuuuu... Telefonunun sesinde bile meymenet yok. Seni mi kurtardı, beni mi? Bu şimdilik belirsiz. Sanırım, bir ölüm habercisiydi arayan.


"Ya!" diyebildin yalnızca. Bıyıkların yerlere dek uzadı sanki. Ellerin dermansız kaldı. Almacı elinden düşürdün, üstünde iki damla gözyaşı parıldadı. Ağladığını hiç görmemiştim o güne dek. Belli ki çok sevdiğin birinin acısıyla kilitlenmişti dudakların. Bense o an kim olduğunu bilemediğim birinin ölümüne üzülüp pıstım.


Birden arkanı dönüp duvarı yumruklamaya başladın. Yan odadakiler çağrıldıklarını sanarak içeri doluştular. Demek onları böyle çağırdığın oluyormuş ki alışkın bir görünümleri vardı. Evde de seslenmek yerine, çatal bıçakla çak çuk ederek su, ekmek istemenden nefret ederdim. Bunlar sana, yatılı okulla hapisaneden artakalan davranışlardı. Bu kez başını vurmaya başladığın duvardan, sekreterle bir genç adam uzaklaştırdılar seni. Karşımdaki koltuğa ıhtırdılar. Küllükte tüteni görmeden bir sigara tutuşturdular dudaklarına. Dumanlarınız karıştı birbirine. Baktım kaldım, söz kıtlığına uğramış gibiydim.


Bir an bana baktın, bir uzun birkaç kısa bakış... Uzunu da kısası da tokat gibi indi yüzüme. Yüzlerce kez girip çıktığım bu odada iş istemeye gelmiş bir yabancı sandım kendimi. Kapı gösterilmişti bana. Çantamı alıp ayağa kalktım. Ne ben sorabildim ne sen söyledin. Anlayamadım önce, kimin öldüğünü. Çıkıp gideyim mi, bekleyeyim mi, kestiremedim. Bir bakışını daha yakaladım.

"Ölenle ölünmüyormuş" dedim, yavaşça kapıya yöneldim. Arkamdan geleceğini ya da bir şey söyleyeceğini ummuştum.


Bu kara haberci, yıllardır içime sindiremediğim bir ölümü duyurmuştu bana. Seni öldürmüştüm sonunda. Bu denli kolay olacağını bilemezdim. Ne yalan söyleyeyim, sevinmedim değil. Ölmüştün işte. İçimde… Düşte miydim ben?


Bir sedyede yatıyordun boylu boyunca... Seni son görüşüm olacaktı bu. Duvarları ak fayanslarla kaplı, o buz gibi yerde başka sedyeler de vardı, hepsi boştu. Seni yakından görmeyi hem istiyor, hem korkuyordum. Sonradan düşmanı gibi olsa bile, kim ister sevgilinin soğuk yüzünü görmeyi?.. "Ölümü öp" diye yemin verirdin sık sık, ne korkunç şeymiş bir ölüyü öpmesi gerektiğini düşünmek... İçim titredi. Orada öylece yatıyordun. İstediğim olmuştu işte, seni öldürmüştüm. Bacaklarım da birbirine vuruyordu, çenelerim de sana bakarken.


Çıplaktın. Boyun uzun olduğundan ayakların sedyenin dışına taşmıştı. Beni buraya getiren ufak tefek görevli, "Bir dakika bekleyin" dedi, sana yaklaşmak istediğimde. Adamın yüzü hiç yabancı değildi; ama çıkaramadım kim olduğunu. Kimbilir, belki de evimize gelip gidenlerden biriydi. Adam, tek tek bütün çekmeceleri dolapları açtı açtı, kapadı. "Hay Allah" diye söylenerek sağına soluna bakındı. Doktorlarınki gibi ak ama kirli gömleğini çıkardı sırtından, senin üstüne örttü. Seni bana çıplak göstermek istemediğini anlamıştım. Artık kocam olmadığını biliyordu demek.


Adam özellikle belden aşağını iyice kapattıktan sonra, eliyle "gel" işareti yaptı. Bu kez de ben ona başımla, kapıyı gösterdim. Adam çıkar çıkmaz ağlamaya başladım. Gözlerimi ellerimin ayasıyla silip yaklaştım sedyeye. Baş başaydık şimdi. Sen ve ben... Hep istediğin gibi. Ne çocuklarım, ne akraba, ne benim eşim dostum... Seninle ancak seni içimde öldürdükten sonra baş başa kalmayı başarabilmiştim.


Deminki adamın omuzlarına dek çektiği ak gömleği, göbeğine dek sıyırdım. Bir elini, gömleğin altından bulup çıkardım. Sıcacıktı. Çok şaşırdım. Üç gün olmuştu sen öleli. Üç gün önce ölen bir insanın bedeni soğumaz mı?


Elimi sağ omzundan başlayarak aşağılara indirdim. Bedenin de sıcacıktı. Göğsündeki kılları okşadım usul usul, ilk kez utanmadan sakınmadan. Sonra yanaklarını avuçlayıp yüzünü kendime çevirdim, başparmaklarımla bıyıklarına dokundum. Gözlerin aralandı, gülümsedin. Ellerimi çektim hemen, bir ölüsever gibi yakalanmıştım. Kızardım.


"Hep böyle yarım yamalak okşadın beni, içinden gelmeden" dedin fısıldayarak. Sağ dirseğine dayanıp kalkmak ister gibi yaptın, başaramadın. Canın yanmışçasına yüzünü buruşturdun. Alışık olduğum bir yüzdü bu. Yine de yardım etmek, elvermek istedim sana. Sonra seni nasıl öldürdüğüm takıldı usuma. Kan görmekten ürkerek çekildim.


"Kalkmak mı istiyorsun?" diye sordum. Yanıt alamayınca, "Başarabilirsen kendin kalk" diyerek ilgilenmeyeceğimi kesinleştiren bir tavırla ellerimi mantomun cebine soktum. Eskisi gibi sitemli, üstü kapalı, atışmalı konuşmalarımızdan birine başlamıştık.


"Ben her zaman düştüğüm yerden de oturduğumdan da kendim kalktım."

"Sana öyle geliyor... Hep bana dayandın; ama hep de yadsıdın. Beni dayanmaya değer bulmadın hiç."

"Üşüyorum, bırak edebiyat yapmayı..."

"Yalan mı? Senin elini tutmak için kocamı, evimi, düzenimi gözümü kırpmadan bıraktım... Hadi yalan de..."

"Bu doğru; ama benim elimi tutabilmen için düşlerime ortak olman gerekirdi, bunu anlamadın bile. Benim kavgam vardı, sömürenlerle, haksızlık edenlerle... Ama bunları umuruna almadın, tersine sen beni sömürdün... Üşüyorum..."

Çırılçıplaktın, üşümen doğaldı. Burada üstüne örtebileceğim mendil kadar bir bez parçası bile yoktu. Mantom geldi usuma, hemen çıkardım. Yıllarca önce yaralandığında da cankurtaran beklerken, polislerin oluşturduğu halkayı yararak mantomla korumuştum seni hem yaban bakışlardan, hem soğuktan, kar ayazından.

"Üşüdüğüme aldırmazsın sen, çıplaklığımı görmemek için örtüyorsun beni. Sürekli yakınırdın rahat davranışlarımdan."

"Evin içinde çocuklar vardı..."

"Yatak odamızda değillerdi."

"Bunları konuşmanın anlamı kaldı mı?"

"Al üstümden mantonu, kaşıkla verir sapıyla göz çıkarırsın sen."

"Keşke sen de kaşıkla verip sapıyla iki gözümü birden çıkarsaydın."

Mantomu omzuma aldım. Ama önce bir göz attım, kan man bulaşığı var mı diye... Seni nasıl öldürdüğümü bilmiyordum çünkü.

Çevreni polis kuşatmıştı, bacaklarının çevresini de bir kan gölü... Onlarca insan birikmişti kaldırımlara, fırlayıverdim aralarından. Lacivert yeşil kareli bir mantom vardı, çıkardığım gibi seğirtip bacaklarına örttüm. Polisler de şaşırmıştı bu ataklığıma, cankurtaran geldiğinde yanına binmek istedim, "Neyisin?" dediler, arkadaşın olduğumu söylediğimde iteklediler. İşte o ara, sana baktım. Sıcacık gülümsedin, hiç canın yanmıyormuş gibi, vurulan başkasıymış gibi... Banaydı bu gülümseme, yalnız bana. Bu bakış, bu gülümseme uğruna, hiç arkama bakmadan, iki çocuğumu kanatlarıma taktığım gibi çektim arkamdan onca yıllık evimin kapısını. En kötü anlarımda, beni incittiğin günlerde, hep o gülümsemeni anımsayıp bağışladım seni. Evimi bırakmamı başıma kaktığın gün bile, gözümün önüne getirmeye çalıştım.


"Her şeyi abartırsın zaten. Bir bardak suya ömür boyu kölen olayım istedin. Eskiçağ soyluları gibi, bir kırbacın eksikti. Gün geldi, düşlerime saçı süpürge gibi olmuş kadınlar girmeye başladı. Hepsinin yüzü aynıydı, dişlerini gıcırdatarak üzerime yürüyorlardı. İnsan karısından korkar mı, ben korktum senden. İnsan evinden iğrenir mi, ben iğrendim..."

Birden kendimi saçları diken diken olmuş, dişleri tırnakları uzamış, süpürgesine binmiş bir cadı gibi duyumsadım.

Bir gün bir tartışma sırasında söyleyecek söz bulamayınca, "Allah ya seni alsın, ya beni de, kurtulayım" diye bağırmıştım. Pis pis sırıtıp "Kurtulamazsın, benim dirim değil, ölüm de yeter sana" diye vurmuş kapıyı çıkmıştın. Doğruymuş, seni öldürdüm; ama ölün de yetecek gibi görünüyor bana.

"Hem benden yakındın, hem de düşmedin eteğimden. Bunu bile başaramadın da ben düşürdüm seni."

"Sana öyle geliyor; ama eğer bir yerlerin soğuyacaksa böyle bil."

"Seninle konuşanda suç, dirinden ne hayır gördüm ki ölüne söz anlatmaya çabalıyorum. Sen zaten..."

"Kapa çeneni ileri geri konuşup da anılarımızı çirkinleştirme..."

"Hangi anı, hangi güzel anımız çirkinleşecek? Kaldı mı?"

"Faşistin birinin sıktığı kurşunlar yakınlaştırmıştı bizi.  Acı duymamıştım o an, elin elimdeydi sanki yere yıkılırken. Sen yıllar sonra o yarayı yeniden açmayı başardın, hem de kanırta kanırta."

"Benden farklı oluşunu kullandın, küçümsedin beni. Her sözümü, her davranışımı kuyumcu terazisine vurdun. Son tahlilde diye diye didikledin. Yanlış yapacağım korkusuyla tuzla şekeri, tencereyle cezveyi karıştırır olmuştum. Eğlendin benimle, giyimimle kuşamımla, okuduğum gazeteyle, kitapla... Anımsıyor musun, Sevgili Milena'yı okuduğum için kendin gibi uçuk dostların da eğlenmişti... Ben senin için, pişiren kotaran, bulup buluşturan becerikli bir kadındım. Yalnızca…"

"Ne yapayım kızım, iyi yemek yapan konuk ağırlayan kadını oynamaya bayılıyordun. Zorladım mı hiç seni?"

"İyi ki öldürdüm seni, oh ölüsün artık benim için... Senden de kıçındaki kabaklarından da kurtuldum, oh..."

"Evet öldüm, bu doğru. En kolay kurtuluş buydu, sen alışkınsın kuyruğun kısıldı mı birini öldürüp kaçmaya. Hep kendini haklı çıkarmak, haklı göstermek için yaşıyorsun. Bundan sonraki ölü adayının vay haline... Bakalım kime bedel ödetmeye kalkacaksın, son tahlilde bundan sonra sen kendi tutsaklığını yaşayacaksın. Beni öldürenin senin gibi bir kadın oluşunu asla dert etmeyeceğim. Bak, yine o sevmediğim iğrenç ama pahalı kokularından birini sürmüşsün, burnumun direği kırıldı."


"Korkumdan yıllarca kokulara el süremedim. Senin istediklerini giydim, yedim. Niye? Bilmem ne çocuklarına özenmemeliymişim, kimin karısı olduğumu unutmamalıymışım."

"Dünyanın en kötü kokularını seçiyor, pankçılar gibi giyiniyordun. Tencerede pişirip kapağında yediriyor, sonra da özverili kadın ayaklarına yatıyordun. Söyletme beni. Kebapçılardan çıktığımız mı vardı, iki üç arkadaşımı taktın gözüne. Ben senin gizli konken takımına karıştım mı hiç? Ama sen beni yıllarca sıkıyönetim altında yaşattın."

"Yazıklar olsun, asıl sıkıyönetimde yaşayan bendim."

"İyi ya, öldürdün artık, kurtuldun. İstediğin gibi yaşa, ister parfüm sür, ister hacıyağı...İster babaannen gibi giyin, ister on yaşındaki kızın gibi... Öldürdün beni, kına yak..."

"Şu sözlere bak, kına yakmış... Bulursam yakarım, senden kurtuldum ya, kına bile yakarım.. Oh olsun seni öldürdüm, benim için ölüsün artık."

           

"Efendim, ne dedin Gülçin? Kim öldü, ölü müyüm?"

"Ne ölüsü? Kim ölmüş, ben mi söyledim?"

"Şimdi sen ölüsün mölüsün filan gibi bir şeyler dedin. Bir de oh çektin. Düş mü görüyorsun kuzum sen? İki hafta görüşmedik, kendi kendine konuşur olmuşsun."

Erol garsonu çağırdı, bir şişe şarap daha söyledi. Gülçin'in gözünün içine içine bakarken daldı gitti.

*

Saçlarını değil, sanki beni fırçalıyordun. Sık sık yaptığın gibi. Tayır tayır sesler geliyordu kafandan. Tel tel kopuşunu duyuyordum saçlarının, oturduğum yerden. Oysa bir teline kıyamazdın saçlarının. En pahalı şampuanları alır, en ünlü berberlere giderdin. Saçlarına gösterdiğin bu özenin binde birine bile razıydım ben.

"Bana kızıp da yolma şu saçlarını" diyecek oldum, sözümü ağzıma tıkadın. Alışkındım buna. Yıllarca hiçbir sözümü tamamlayamamıştım çünkü. Fırça elinden düştü iyi ki. Eğilip onu yerden alacakken telefonun sesi durdurdu seni. Sana yakındı, uzanıp açtın.

"Yaa, nerde, ne zaman?" diye diye büyüttün çığlıklarını. Katırtırnakları gibi sararan yüzünün ortasında,  moraran dudakların açılabildiği kadar açıldı. Sözcüklerin anlaşılmıyordu. Çöküverdin yere, kötü bir haber almıştın bu belliydi de kimden... Son aylardaki meydan savaşlarımızdakinden daha çok yandığını anladım canının. Geriledim. "Ne oluyor?" diyecektim ki yeri göğü birleştiren bir hayır koyverdin.


Bu çığlığı ve sesi hiç unutmamıştım. Vurulduğum gün, kurşun seslerinin ardından çevremizi saran uğultunun, sirenlerin, kimi konuşmaların içinden ayıklayabildiğim tek buydu. "Hayırrr!!!!" Bu ses, yaramı sağaltıcı bir ilaç gibi kaplayıvermişti. Hep yanımda olacağının kanıtıydı. "Seni seviyorum" demekti. "Sık dişini, ölme, dayan" demekti. O güne değin söze dökemediğimiz bir bağımız vardı. Vurulduğuma sevindim, ameliyat sonrası ayılınca. Odamda değildin; ama odamdaydın. Hapisanenin,  mahkeme koridorlarının, her yerinde her köşesinde bu sesi duyuyor, üşüdükçe yaralı bacağımdaki mantonun koruyuculuğunu anımsıyordum. Tam iki buçuk yıl, dile kolay… Bir kez bile öpemediğim seni içimde taşıyarak iki buçuk gün gibi geçti. Çıktığımda, "Sensiz yaşayamam" dedim, çocuklarını da aldın geldin bana. Üçünüzü birden sevdim.


O gün bunları düşünerek yeniden dokundum omzuna. İkinci çığlığında kızınla oğlun daldılar odaya. İlk kez kapıyı çalmadan giriyorlardı. Önce bana ters ters baktılar. Sonra bir beden oldun onlarla. Bense üç gün öncesine dek üçünüzü birden kucaklayabildiğimi sanıyordum. Kızının bakışlarından öylesine ürktüm ki pardösümü kaptığımla, kendimi sokağa attım. Karanlıklar bile yok edemedi o bakışı. On yaşında bir çocuk, nasıl biriktirmişti böylesine bir öfkeyi? Nasıl saklamıştı bunca yıl? Bir dokunuşta nasıl akıtıvermişti ırmak gibi?


Şu an beş yıl süren bir düşten uyanmış, dahası bir tutsaklıktan kurtulmuşçasına hafifim. Öldürdüm seni sonunda. Bağımlılığıma kendi ellerimle son verdim.


Üç gün sonra kızın açtı kapıyı. Hiç yüzüme bakmadı, yatak odasını gösterdi başıyla. Okşamak istedim saçlarını, kendini çekti. Kızmadım ona, ayrılık acısını birkaç kez yaşamıştı çocuk. Oğlun ortalarda görünmüyordu. Kapıyı yavaşça açıp girdim odamıza. En sevdiğin bahar dallarıyla bezeli çarşaf serilmişti altına. Sarı bir pikeyi de üstüne örtmüşlerdi. Süslenme masanın önündeki pufu yatağın yanına çektim, oturdum. Bir süre üç gündür görmediğim odamıza baktım. Pikenin altında, yüreğinin olduğu yanda bir kıpırtı olur mu diye bekledim. Olmadı. Uzandım, önce yüzünü açtım. Saçlarının kır çiçekleriyle çevrelenmesini istedim, renk renk çiçekler belirdi gözümde. Bir gün kocaman bir demet kır çiçeği getirmiştim de sana,  şaşkınlığını gizleyememiştin. Bakışlarımla düşsel çiçeklerimi çoğalttım. Saçlarının boyanma zamanı gelmişti. Yüzün, üşendiğin için makyajını silmeden yattığın gecelerin sabahlarındaki gibiydi. Gözlerinin çevresinde bölük pörçük kara mavi boya izleri vardı. Dudaklarında, kırmızı rujunun kalıntıları... Kaşların çatıktı. Son zamanlarda öyle bir dürülür olmuştu ki kar mı yağacak, yağmur mu anlıyordum.


Bir kıyafet balosuna götürmüştün zorla beni, evlenmeden önceki günlerimizde. Aykırı gelse de beni sana hoş gösterecek her şeye, her önerine eyvallah diyordum. Düşün, benim gibi bir adam ve balo... Ansiklopedilerde gördüklerime benzer bir kraliçe gibi giyinmiştin, "Hangi yüzyıl, kimin giysisinin benzeri bu?" diye sorduğumdaysa kızarıp bozarmıştın. Kıvır kıvır bir takmasaç vardı kafanda, kaşların yok olmuştu. Pudrayla mı, başka bir şeyle mi başardın bunu, sormadım. Ancak bu görüntün bütün gecemi bombok etmişti. O kaşsızlığınla hem sen korkunçtun, hem o balo, hem de hoplayan zıplayan soytarılar ordusu...Tek mutluluğum senin yanında olmaktı.


Sonraları kaşların ne zaman çatılsa, hep o kaşsız yüzünü getirdim gözümün önüne. Yıllar önceki o korkunç yüzün, giderek gülünçleşmişti. Her kavgamızda bunu anımsayıp gülmeyi, daha az yara bere almamızı başardım. Bu gizimi de sana hiç söylemedim. O baloda giysin de korkunçtu. Yakası neredeyse beline dek açıktı. Biri dokunuverse memelerin ortaya çıkar da rezil oluruz korkusuyla yanından ayrılmadım. Bana hiç sormadan, göstermeden giymiştin. Ne o günlerde, ne de sonrasında hoşlandım sürpriz yapma merakından. Nikâhımızda da böyle bir giysi yaptırmaya kalkışmıştın da annen karşı çıkmıştı benden atak davranıp. "Kızım sen iki çocuk anası, yaşını başını almış bir kadınsın" diyen annene, böyle çatılıvermişti kaşların. Öz annenin, hem benden yaşça büyük oluşunu, hem de dulluğunu anımsatmasına bozulmuştun. Ama o günlerde gönlünü almam kolaydı, allığın pudran öpücüklerimdi çoğunca.


Üstündeki pikenin bir ucundan tuttum, ayaklarının ucuna dek sıyırdım. Açılınca ürperiverdi bedenin. Olacak şey değil, kollarını kalçana bitiştirmiştin, hiç böyle yatmazdın sen. Memelerin yağda kırılmış yumurta gibi yayılmıştı.


Dokundum bedenine, boynuna, bağrına... Şaşırdım, sıcacıktın. Üç gün önce öldürmüştüm seni, üç günde insanın bedeni soğumaz mı? Hiçbir zaman kalçalı göbekli, şişman bir kadın olmadın. Bedenine de pek özen gösterirdin. Seni ağdalarla, jiletlerle boğuşurken hiç görmedim. Maniküründen, pediküründen hiç vazgeçmedin. İki konuk gelip de iki tabak fazla yıkadın mı, "Ellerim pörsüdü" diye söylendin. Önceleri acemi ressamlar gibi boyardın yüzünü, yakınmalarım artınca azalttın. Giyim kuşam her şeyden önceydi senin gözünde. Apandisit ameliyatı olacağın günlerde çok güldürmüştün beni. Kızmıştım da. Hastanede bir hafta kalacağını düşünerek gecelikler sabahlıklarla dolu, neredeyse tüm süslenme takımlarını tıkıştırdığın çantanı taşırken, "Yahu sen balayına mı çıkıyorsun, hastaneye mi yatıyorsun?" diye sormuştum öfkeyle.


Ellerini iki yanından alıp göbeğinin üstüne koydum. Benim ellerim, senin bedeninden daha soğuktu, yine ürperdin. Memelerinin uçları dikildi, hoşlanmış da olabilirdin bu dokunuştan. Eskiden çok hoşlanırdın seni okşamamdan ama belli etmezdin. Parmaklarımı her yerinde gezdirdim. Kana kana öptüğüm günleri anımsayarak bir öpücük kondurdum dudaklarına. Gözlerin aralandı, kaşların çatıldı.

"Dokunma artık bana, bir yararı olmaz böyle numaraların" dedin fısıltıyla.


"Senden böyle ayrılmak istiyorum."

"Ört üstümü, üç gün sonra mı geldi aklın başına?"

"Böyle konuşma, giderayak akıllı ol bari."

"Sen öldürdün beni."

"Birbirimizi öldürdük biz, ikimiz de can alıcıyız. Ama son kez sarılmak istiyorum sana."

"Ben, senin ne istediğini biliyorum. Cansız bıraktığın bedenimle bile sevişmek istiyorsun. Ben seni bilmem mi, fırsatçı?"

"Öldün gittin hâlâ aynı kafayı taşıyorsun. Sen beni, ben de seni hiç bilememişiz. Hiçbir zaman sen istemedikçe sevişmedim, yeltenmedim bile böyle bir şeye."

"İstemiyorum diyemedim ki hiç... Hayır dersem alıp başını gideceğinden korktum. Çevremizdeki çirkin, pasaklı karılara bile ağzının suyu akarak bakıyordun."

"Kim olduğunu sormadan, düşünmeden selam verdiğim her kadına düşman oldun, hepsini kıskandın."

"Yeter, öldürdün beni nasılsa, istediğine selam ver, istediğinle yat kalk, ayakbağın yok. Kurtuldun, öldüm bak. Öküz de inek de öldü, ortaklık bozuldu."

"Yazıklar olsun, demek sen evlliğimize ortaklık, bana da öküz gözüyle bakıyordun ha!"

Gülçin'le ne çok konuşmuştuk bunları. Şimdi son kez girebildiğim bu odada, onun evinde, şu eşyaların dili olsa da söylese.... Hep böyle saçma sapan bir şeylere takılıp kalır olmuştuk son zamanlarda. Gülçin benim tanıdığım ilk kadındı, söylediklerine bakılırsa tanımadığım kadınmış.

Ayağa kalktım, yine de elini tutmak, dostça öpmek, öyle ayrılmak istedim ondan.

"Uzak dur artık benden, ölümü bari rahat bırak" diye bağırdı.

"Gidiyorum" dedim gülümseyerek, "yaşamımda ilk kez bir insanın ölümüne seviniyorum, hem de onu kendim öldürmeyi başardığım için çok, çok seviniyorum."

"Başımın çevresindeki şu iğrenç çiçekleri topla da öyle git. Leş gibi kokuyorlar, çürük çürük kokuyorlar."

"Kim toplarsa toplasın, ben karışmam... Ben seni onlarla anımsayacağım. Hem bilirsin, öküzler çiçekleri yer, hoşça kal!"

         

"Hoşça kal mı? Gidiyor musun? Nereye, birlikte kalkarız..."

"Ne hoşça kalı, kim nreye gidiyor? Elbette birlikte kalkacağız."

"Az önce sen dedin Erol, hoşça kal dedin yüzüme bakarak."

Gülçin'le Erol'un bakışları, son kez aynalarda buluştu, ancak birbirini yakalayamadı. Aynalara yansıyan binlerce ışık arasında eridi, bu kırgın, küskün bakışlar. Tıpkı sevdaları gibi.


Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.