NECİP FAZIL KISAKÜREK

--------------------------------------------------------------------------------

     26 Mayıs 1905’te İstanbul’da doğdu. 25 Mayıs 1983’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Çocukluğu büyükbabasının Çemberlitaş'taki konağında geçti. Bahriye Mektebi’nde, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde öğrenim gördü. Felsefe Bölümü'ndeki öğrenimini yarıda bırakarak 1924'te Paris’e gitti. Bu kez Sarbonne Üniversitesi’nde felsefe eğitimi almaya başladı. 1925'te öğrenimini tekrar yarıda bırakıp yurda döndü. 1926-1939 arasında İstanbul'da çeşitli bankalarda çalıştı. 1939-1943 arasında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı, İstanbul Güzel Sanatlar Akadamesi’nde dersler verdi. Yazarlık, yayıncılık yaptı. İlk şiirleri 1922'de "Yeni Mecmua"da yayınlandı. Milli Mecmua, Hayat ve Varlık dergilerinde yayınlanan şiirleriyle tanındı. 14 Mayıs 1929- Ağustos 1936 arasında 17 sayı Ağaç dergisini yayınladı. 1943-1971 arasında "Büyük Doğu" dergisini çıkardı. Son Posta ve Yeni İstanbul gazetelerinde yazarlık yaptı. "Sabırtaşı" (1940) oyunuyla 1947 CHP Piyes Yarışması'nda birincilik kazandı. 1928'de basılan "Kaldırımlar" adlı şiir kitabı büyük ilgi gördü. Bu kitabın ardından uzun süre "Kaldırımlar Şairi" olarak anıldı. 1930’lardan sonra özgün şiirden koptu.

       Mistisizmi İslami değerlere bağlayan, dinsel ve toplumsal bir kavga sanatına yöneldi. "Sonsuzluk Kervanı" isimli şiir kitabını uzunca bir aradan sonra 1955'te yayınladı. Şiiri, üstün bir algılama sorunu ve mutlak gerçeği, yani Allah'ı arama yolunda sonsuz bir uğraş olarak gördü. Sağlam bir dil yapısına ve tirajik öğelere dayanan mistik eğilimli şiirlerinde çağdaş insanın bunalımlarını işledi. Türk şiirinde bir gizem rüzgarı estirdi, Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Cahit Sıtkı Tarancı'nın da aralarında bulunduğu birçok şair üzerinde etkili oldu. Garip akımının ortaya çıkışıyla şiirden uzaklaştı. Güçlü bir yazım tekniğinin görüldüğü tiyatro oyunlarında ise daha çok korku ve kaygı psikolojisini işledi. Anı, makale, inceleme türü eserlerinde daha çok dinsel ve siyasal konuları ele aldı.

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ŞİİR:

Örümcek Ağı (1925)  ,

Kaldırımlar (1928)

Ben ve Ötesi (1932)

Sonsuzluk Kervanı (1955)

Çile (1962)  ,  Şiirlerim (1969)

OYUNLAR:

Tohum (1935)  

Bir Adam Yaratmak (1938)

Künye (1940)  ,  Para (1942)

Namı Diğer Parmaksız Salih (1949)

Reis Bey (1964), Abdülhamit Han (1969)

ÖYKÜ VE ROMAN:

Ruh Burkuntularından Hikayeler (1965)

Aynadaki Yalan (1980)

Kafa Kağıdı (1984)

MONOGRAFİ-MAKALE-FIKRA-ANI:

Birkaç Hikaye Birkaç Tahlil (1933)

Namık Kemal (1940)

Çerçeve (1940)

Son Devrin Din Mazlumları (1969)


Hitabe (1975)

İhtilal (1975)

Yılanlı Kuyudan (1970)

Hac (1973)

Babıali (1975)

İman ve İslam Atlası (1981

ÖDÜLLERİ:

1947 CHP Piyes Yarışması birinciliği Sabırtaşı ile

1980 Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü

1981 Türkiye Milli Kültür Vakfı Kültür Armağanı İman ve İslam Atlası ile

Şiirlerinden örnek dinlemek için tıklayın..

ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • Çile

  • Kaldırımlar

  • Sakarya Türküsü

  • Serseri

  • Aynalar Yolumu Kesti

  • Gurbet

  • Zindandan Mehmet'e Mektup

  • Anneciğim

  • Canım İstanbul

  • Aynadaki Halime

  • Saçların

  • Aydınlık

  • Beklenen

  • Bekleyen

  • Çek Perdeyi

  • Gel

  • Hatırına Düşeceğim

  • Çocuk

  • Anneme Mektup

  • Utansın


ÇİLE


Gaiblerde bir ses geldi: Bu adam,

Gezdirsin boşluğu ense kökünde!

Ve uçtu tepemden birdenbire dam;

Gök devrildi, künde üstüne künde...


Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!

Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!

Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,

Ok çekti yukardan, üstüme avcı


Ateşten zehrini tattım bu okun,

Bir anda kül etti can elmasımı.

Sanki burnum, değdi burnuna (yok)un,

Kustum, öz ağzımdan kafatasımı


Bir bardak su gibi çalkalandı dünya;

Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.

Al sana hakikat, al sana rüya!

İşte akıllılık, işte sarhoşluk!


Ensemin örsünde bir demir balyoz,

Kapandım yatağa son çare diye.

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,

Yepyeni bir dünya etti hediye


Bu nasıl bir dünya, hikayesi zor;

Makâni bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kainat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim.


Nesin sen, hakikat olsan da çekil!

Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!

Otursun yerine bende her şekil;

Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!


Aylarca gezindim, yıkık ve şaşkın,

Benliğim bir kazan ve aklım kepçe,

Deliler köyünden bir menzil aşkın,

Her fikir içimde bir çift kelepçe.


Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada, nasıl?

Zamanın raksı ne bir yuvarlakta?

Sonum varmış, onu ögrensem asıl?


Bir fikir ki sıcak yarad kezzap,

Bir fikir ki, beyin zarında sülük.

Selam sana haşmetli azap;

Yandıkça gelişen tılsımlı kütük.


Yalvardım: Gösterin bilmeceme yol!

Ey yedinci gök, esrarını aç!

Annemin duası, düş de perde ol!

Bir asâ kes bana, ihtiyar ağaç!


Uyku, katillerin bile çeşmesi;

Yorgan, Allahsıza kadar sığınak.

Teselli pınarı, sabır memesi;

Size şerbet, bana kum dolu çanak.


Bu mu, rüyalarda içtiğim cinnet,

Sırrını ararken patlayan gülle?

Yeşil asmalarda depreniş, şehvet;

Karınca sarayı, kupkuru kelle...


Akrep nokta nokta ruhumu sokmus,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden büyük işkence.


Evet, her şey bende bir gizli düğüm;

Ne ölüm terleri döktüm, nelerden!

Dibi yok göklerden yeter ürktüğüm,

Yetişir çektiğim mesafelerden!


Ufuk bir tilkidir, kaçak ve kurnaz;

Yollar bir yumaktır, uzun ve dolaşık.

Her gece rüyamı yazan sihirbaz,

Tutuyor önümde bir mavi ışık.


Büyücü, büyücü ne bana hıncın?

Bu kükürtlü duman, nedir inimde?

Camdan keskin, kıldan ince kılıcın,

Bir zehir kıymak gibi, beynimde.


Lugat, bir isim ver bana halimden;

Herkesin bildiği dilden bir isim!

Eski esvaplarım, tutun elimden;

Aynalar söyleyin bana, ben kimim?


Söyleyin, söyleyin, ben miyim yoksa,

Arzı boynuzunda taşıyan öküz?

Belâ mimarının seçtiği arsa;

Hayattan mühacir; eşyadan öksüz?


Ben ki, toz kanatıi bir kelebeğim,

Minicik gövdeme yüklü Kafdağı,

Bir zerrecigim ki, Arş'a gebeyim,

Dev sancılarımın budur kaynağı!


Ne yalanlarda var, ne hakikatta,

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış.

Boşuna gezmişim, yok tabiatta,

İçimdeki kadar iniş ve çıkış.


Gece bir hendeğe düşercesine,

Birden kucağına düştüm gerçeğin.

Sanki erdim çetin bilmecesine,

Hem geçmis zamanın, hem geleceğin.


Açıl susam, açıl! Açıldı kapı;

Atlas sedirinde mavera dede.

Yandı sırça saray, ilahi yapı,

Binbir avizeyle uçsuz maddede.


Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;

Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.

Içiçe mimari, içiçe benlik;

Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!


Nizam köpürüyor, med vakti deniz;

Nizam köpürüyor, ta çenemde su.

Suda bir gizli yol, pırılıtılı iz;

Suda ezel fikri, ebed duygusu.


Kaçır beni ahenk, al beni birlik;

Artık barınamam gölge varlıkta.

Ver cüceye, onun olsun şairlik,

Şimdi gözüm, büyük sanatkarlıkta.


Öteler öteler, gayemin malı;

Mesafe ekinim, zaman madenim.

Gökte saman yolu benim olmalı;

Dipsizlik gölünde, inciler benim.


Diz çök ey zorlu nefs, önümde diz çök!

Heybem hayat dolu, deste ve yumak.

Sen, bütün dalların birleştiği kök;

Biricik meselem, Sonsuza varmak...


KALDIRIMLAR


Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;

Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.

Yolumun karanlığa saplanan noktasında,

Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.


Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;

Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.

İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık.

Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.


İçimde damla damla bir korku birikiyor;

Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...

Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;

Gözüne mil çekilmiş bir ama gibi evler.


Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;

Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.

Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;

Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.


Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;

Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!

Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;

Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!


Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;

İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.

Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;

Yolumun zafer takı, gölgeden taş kemerler.


Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim;

Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!

Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;

Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.


Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;

Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.

Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir kuyuya,

Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi..


SAKARYA TÜRKÜSÜ


İnsan bu, su misali, kıvrım kıvrım akar ya:

Bir yanda akan benim, öbür yanda Sakarya.


Su iner yokuşlardan, hep basamak basamak;

Benimse alın yazım, yokuşlarda susamak.


Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir:

Oluklar çift, birinden nur akar, birinden kir.


Akışta demetlenmiş, büyük, küçük, kainat:

Şu çıkan buluta bak, bu inen suya inat!


Fakat Sakarya başka, yokuş mu çıkıyor ne?

Kurşundan bir yük binmiş, köpükten gövdesine:


Çatlıyor, yırtınıyor yokuşu sökmek için.

Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?


Rabb'im isterse, sular büklüm büklüm burulur.

Sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur.


Eyvah, eyvah, Sakarya'm, sana mı düştü bu yük?

Bu dâvâ hor, bu dâvâ öksüz, bu dâvâ büyük!..


Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!

Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?


İnsandır sanıyordum mukaddes yüke hamal;

Hamallık ki, sonunda, ne rütbe var, ne de mal,


Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan:

Ve ayrılık, anneden, vatandan, arkadaştan!


Şimdi dövün Sakarya, dövünmek vakti bu ân;

Kehkeşanlara kaçmış eski güneşleri an!


Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu?

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?


Nerede kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna?

Giden şanlı akıncı, ne gün döner yurduna?


Mermerlerin nabzında hâlâ çarpar mı tekbir?

Bulur mu deli rüzgâr o sedayı: Allah bir!


Bütün bunlar sendedir, bu girift bilmeceler;

Sakarya, kandillere katran döktü geceler.


Vicdan azabına eş kayna kayna Sakarya.

Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!


İnsan üç beş damla kan, ırmak üç beş damla su:

Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu.


Geldi ölümlü yalan, gitti ölümsüz gerçek:

Siz, hayat süren leşler, sizi kim diriltecek?


Kafdağını assalar, belki çeker de bir kıl!

Bu ifritten sualin, kılını çekmez akıl!


Sakarya, saf çocuğu, mâsum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun!


Sen ve ben, gözyaşıyle ıslanmış hamurdanız;

Rengimize baksınlar, kandan ve çamurdanız!


Akrebin kıskacında yoğurmuş bizi kader;

Aldırma, böyle gelmiş, bu dünya böyle gider!


Bana kefendir yatak, sana tabuttur havuz:

Sen kıvrıl, ben gideyim, Son Peygamber kılavuz!


Yol onun, varlık onun, gerisi hep angarya:

Yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!


SERSERİ


Yeryüzünde yalnız benim serseri

Yeryüzünde yalnız ben derbederim.

Herkesin dünyada varsa bir yeri

Ben de bütün dünya benimdir derim.


Yıllarca gezdirdim hoyrat başımı

Aradım bir ömür, arkadaşımı.

Ölsem dikecek yok mezar taşımı

Halime ben bile lanet ederim.


Gönlüm ne dertlidir, ne de bahtiyar

Ne kendisine yâr, ne kimseye yâr.

Bir rüya uğrunda ben diyar diyar

Gölgemin peşinden yürür giderim.



AYNALAR YOLUMU KESTİ


Aynalar, bakmayın yüzüme dik dik

İşte yakalandık, kelepçelendik

Çıktınız umulmaz anda karşıma

Başımın tokmağı indi başıma

Suratımda her suç bir ayrı imza

Benmişim kendime en büyük ceza

Ey dipsiz berraklık, ulvi mahkeme

Acı, hapsettiğin sefil gölgeme


Nur topu günlerin kanına girdim

Kutsi emaneti yedim, bitirdim

Doğmaz güneşlere bağlandı vade

Dişlerinde, köpek nefsin, irade

Günah, günah, hasad yerinde demet

Merhamet, suçumdan aşkın merhamet

Olur mu, dünyaya indirsem kepenk

Gözyaşı döksem, Nuh tufanına denk


Çıkamam, aynalar, aynalar zindan

Bakamam, aynada, aynada vicdan

Beni beklemeyin, o bir hevesti

Gelemem, aynalar yolumu kesti



GURBET


Dağda dolaşırken yakma kandili

Fersiz gözlerimi dağlama gurbet.

Ne söylemez, akan suların dili

Sessizlik içinde çağlama gurbet.


Titrek parmağınla tutup tığını

Alnıma işleme kırışığını.

Duvarda, emerek mum ışığını

Bir veremli rengi bağlama gurbet.


Gül büyütenlere mahsus hevesle

Renk renk dertlerimi gözümde besle.

Yalnız, annem gibi o ılık sesle

İçimde dövünüp ağlama gurbet.


ZİNDANDAN MEHMEDE MEKTUP


Zindanda iki hece.Mehmed'im lafta!

Baba katiliyle baban bir safta!

Bir de geri adam,boynunda yafta...


Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!

Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!


Avlu... Bir uzun yol... Tuğla döşeli,

Kırmızı tuğlalar altı köşeli.

Bu yol da tutuktur hapse düşeli...


Git ve gel... Yüz adım...Bin yıllık konak

Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!


Bir alem ki, gökler boru içinde.

Akıl almazların zoru içinde

Üstüste sorular soru içinde.


Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?

Buradan insan mı çıkar,tabut mu?


Bir idamlık Ali vardı,asıldı

Kaydını düştüler,mühür basıldı.

Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı


Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;

Bahçeye diktiği üç beş karanfil...


Müdür bey dert dinler,bugün"maruzat"!

Çatık kaş...Hükumet dedikleri zat...

Beni Allah tutmuş kim eder azat?


Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem...

Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!


Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil

Sayım var, maltada hizaya dizil!

Tek yekun içinde yazıl ve çizil!


Insanlar zindanda birer kemmiyet;

Urbalarla kemik,mintanlarla et.


Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;

Zift dolu gözlerde karanlık kat kat...

Yalnız seccademin yönünde şefkat


Beni kimsecikler okşamaz madem

Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!


Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!

Dakika düşelim,senelik paydan!

Zindanda dakika farksız aydan


Karıştır çayını zaman erisin

Kopuk kopuk,duman duman erisin!


Peykeler,duvara mihli peykeler

Duvarda,başlardan yağlı lekeler

Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler...


Duvar,katil duvar yolumu biçtin

Kanla dolu sünger... Beynimi içtin


Sukut...Kıvrım kıvrım uzaklık uzar

Tek nokta seçemez dünyada nazar

Yerinde mi acep,ölü ve mezar?


Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?

Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?


Ses demir,su demir ve ekmek demir...

İstersen demirde muhali kemir.

Ne gelir ki elden,kader bu,emir...


Garip pencerecik,küçük daracık;

Dünyaya kapalı,Allah'a açık


Dua,dua eller karıncalanmış;

Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış

Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış


Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu

İplik ki incecik,örer boşluğu


Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş

Karanlığında nur,yeniden doğuş....

Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!


Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!

Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!


Mehmed'im,sevinin ,başlar yüksekte!

Ölsek de sevinin,eve dönsek de!

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!


Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!

Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir



ANNECİĞİM


Ak saçlı başını alıp eline,

Kara hülyalara dal anneciğim!

O titrek kalbini bahtın yeline,

Bir ince tüy gibi sal anneciğim!


Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,

Gecenin ardında yine gece var;

Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,

Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!


Gözlerinde aksi bir derin hiçin,

Kanadın yayılmış, çırpınmak için;

Bu kış yolculuk var, diyorsa için,

Beni de beraber al anneciğim!...


CANIM İSTANBUL


Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey, hava, renk, eda, iklim

O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.


İstanbul benim canım

Vatanım da vatanım

İstanbul

İstanbul...


Tarihin gözleri var, surlarda delik delik

Servi, endamlı servi, ahirete perdelik.

Bulutta şaha kalkmış Fatih'ten kalma kır at

Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat.

Şahadet parmağıdır göğe doğru minare

Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare?

Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet

Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet.


O manayı bul da bul

İlle İstanbul'da bul

İstanbul

İstanbul...


Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği

Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.

Oynak sular yalının alt katına misafir

Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.

Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar

Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar.

Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?

Cumbalı odalarda inletir "Katibim"i


Kadını keskin bıçak

Taze kan gibi sıcak

İstanbul

İstanbul...


Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler

Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler.

Eyüp öksüz, Kadıkoy süslü, Moda kurumlu

Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.

Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından

Hâlâ çığlıklar gelir Topkapı sarayından.

Ana gibi yâr olmaz, İstanbul gibi diyar

Güleni şoyle dursun, ağlayanı bahtiyar.


Gecesi sümbül kokan

Türkçesi bülbül kokan

İstanbul

İstanbul...


AYNADAKİ HALİME


Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün

Yavrum, bugün seni pek ölgün gördüm

Gözünde bir küçük noktadır hüzün

Neş'eni ne bugün, ne de dün gördüm


Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun

Birikmiş sulardan daha durgunsun

Görünmez bıçakla içten vurgunsun

Seni öz yurdunda bir sürgün gördüm


Geçti bir cenaze peşinde ömrün

Bilemem, vardığın neresi, bugün

Her gün yürüdüğün kadar yürüdün

Arkasından kendi ölünün, gördüm



SAÇLARIN


Saçların çırılçıplak omzundan aksın

Mermer üzerinden geçen su gibi.

İçinde bir ezgin his duyacaksın

Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi


Saç tel tel, örtüler hep tül tül düşer

Gözünün değdiği yere gül düşer;

Sonunda sana da bir gönül düşer

Gönlümün şimdiki duygusu gibi.


Dillerde dökülüp sayılır saçın

Sıcak nefeslerde bayılır saçın

Bir tütsüdür, kalbe yayılır saçın

Kararan gözlerin buğusu gibi


AYDINLIK


Uyan yârim, uyan, söndü yıldızlar

Gün, karşı tepeden doğmak üzredir.

Her sabah güneşi seyreden kızlar

Mahmur gözlerini oğmak üzredir.


Uyan yârim, sesler geldi derinden

Karanlık oynadı, koptu yerinden.

İlk ışık, kapının eşiklerinden

Şimdi bir gölgeyi koğmak üzredir.


Sevgilim, kapımı çaldı aydınlık

Baygın gözlerimi aldı aydınlık

İçimde tıkandı, kaldı ayrılık

Bu aydınlık beni boğmak üzredir.


BEKLENEN


Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı

Seni beklediğim kadar.


Geçti, istemem gelmeni

Yokluğunda buldum seni.

Bırak vehmimde gölgeni

Gelme, artık neye yarar?


BEKLEYEN


Sen, kaçan bir ürkek ceylansın dağda

Ben, peşine düşmüş bir canavarım!

İstersen dünyayı çağır imdada

Sen varsın dünyada, bir de ben varım!


Seni korkutacak geçtiğin yollar

Arkandan gelecek hep ayak sesim.

Sıkıp vücudunu belirsiz kollar

Enseni yakacak ateş nefesim.


Kimsesiz odanda kış geceleri

İçin ürperdiği demler beni an!

De ki: Odur sarsan pencereleri

De ki: Rüzgar değil, odur haykıran!


Göğsümden havaya kattığım zehir

Solduracak bir gül gibi ömrünü.

Kaçıp dolaşsan da sen, şehir şehir

Bana kalacaksın yine son günü.


Ölürsün... Kapanır yollar geriye

Ben mezarla sırdaş olur, beklerim.

Varılmaz hayale işaret diye

Toprağında bir taş olur, beklerim


ÇEK PERDEYİ


Evler döşemekti bendeki tasa

Yaptım, ettim, nöbet mezara geldi.

Yeter bana üç beş arşın bez olsa

Beklenmedik mallar pazara geldi.


Penceremde bir gün günlerden bir gün

Ses baygın, renk dalgın ve ışık süzgün.

Belirsiz bir semte insanlık sürgün

Çek perdeyi güneş nazara geldi.


GEL


Yüzün bir sebepsiz korkuyla uçuk

O gün başucuma karalarla gel.

Arkanda, çepçevre, kızıl bir ufuk

Tepende simsiyah kargalarla gel.

Elinden, dal gibi düşerken ümit

Ne bir hasret dinle, ne bir ah işit.

Bir yaprak ol, esen rüzgarlarla git

Kırık bir tekne ol, dalgalarla gel.


HATIRINA DÜŞECEĞİM


Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

Hatırına düşeceğim belki,

Bir an ıslayacak yağmur yüzünü

Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın.

Sonra sıcak yatağında uzun uzun

Ağlayacaksın ağlayacak.


Boğazında bir şeyler düğümlenecek

Ah yanımda olsaydı diyeceksin.

Tüm yıldızlar gülecek haline ay da göz kırpacak.

İliklerine işleyecek bensizlik,

Kahrolacaksın.


Bir sigara tüttüreceksin ihtimal

Ufku seyredeceksin saatlerce.

Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü,

Sonra hayalim gelecek karşına,

Bir şiirimi mırıldanacaksın

Hıçkıracaksın.


Gönlünden atamadığın gibi kafandan da

Silemeyeceksin beni, düşlerine gireceğim her gece.

İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü,

Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman

Anlayacaksın.


Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin

Kafan gibi kalemin de işlemeyecek.

Unutmak isteyeceksin herşeyi,

Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi,

Kıvranacaksın.


ÇOCUK


Annesi gül koklasa,ağzı gül kokan çocuk;

Ağaç içinde ağaç geliştiren tomurcuk...


Çocukta,uçurtmayla göğe çıkmaya gayret;

Karıncaya göz atsa 'niçin,nasıl?' ve hayret...


Fatihlik nimetinden yüzü bir nurlu mühür;

Biz akıl tutsağıyız,çocuktur ki asıl hür.


Allah diyor ki:'Geçti gazabımı rahmetim!'

Bir merhamet heykeli mahzun bakışlı yetim...


Bugün ağla çocuğum,yarın ağlayamazsın!

Şimdi anladığını,sonra anlayamazsın!


İnsanlık zincirinin ebediyet halkası;

Çocukların kalbinde işler zaman rakkası...


ANNEME MEKTUP


Ben bu gurbete ile düştüm düşeli,

Her gün biraz daha süzülmekteyim.

Her gece, içinde mermer döşeli,

Bir soğuk yatakta büzülmekteyim.

Böylece bir lâhza kaldığım zaman,

Geceyi koynuma aldığım zaman,

Gözlerim kapanıp daldığım zaman,

Yeniden yollara düzülmekteyim.

Son günüm yaklaştı görünesiye,

Kalmadı bir adım yol ileriye;

Yüzünü görmeden ölürsem diye,

Üzülmekteyim ben, üzülmekteyim.


UTANSIN


Tohum saç, bitmezse toprak utansın!

Hedefe varmayan mızrak utansın!


Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!

Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!


Eski çınar şimdi noel ağacı;

Dallarda iğreti yaprak utansın!


Ustada kalırsa bu öksüz yapı,

Onu sürdürmeyen çırak utansın!


Ölümden ilerde varış dediğin,

Geride ne varsa bırak utansın!


Ey binbir tanede solmayan tek renk;

Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.