FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

--------------------------------------------------------------------------------

     18 Mayıs 1989'da İstanbul’da doğdu. 8 Kasım 1973’te Akdeniz’de seyreden Samsun gemisinde yaşamını yitirdi. Türk şiirinde "hecenin 5 şairi" diye bilinen şairlerden biri. Yenilikçi edebiyatımızın geçiş döneminde dili, tekniği ve romantik İstanbul’lu kişiliğiyle de olsa, Anadolu gerçeğine açıldı. Türkçenin gelişmesine büyük katkı sağladı. Milli edebiyat akımına verdiği güçle kendisinden sonra gelen kuşaktaki biçok şairi etkiledi. Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim şiirinin yanında üçüncü bir kümenin oluşmasına neden oldu. İstanbul Darülfünun'u Tıp Fakültesi'ndeki eğitimini yarım bıraktı. Kayseri, İstanbul ve Ankara’da liselerde ve öğretmen okullarında edebiyat dersleri verdi. 1946-1960 arasında Demokrat Parti'den İstanbul’dan milletvekili seçildi. 27 Mayıs 1960’tan sonra bir süre Yassıada’da tutuklu kaldı. Biraz Cenap Şahabettin'den, büyük ölçüde de Yahya Kemal Beyatlı'dan etkilenerek ilk şiirlerini aruz vezniyle yazdı. Sonra hece veznine döndü.

       Anadolu insanının duygularını işleyerek Milli edebiyat akımının yurtçu duyarlılığını zengileştirdi. Erkek bencilliğini yücelten aşk şiirleri de yazdı. Anayurt adlı dergiyi 8 sayı çıkardı. "Çamdeviren", "Deli Ozan" gibi takma isimlerle mizah şiirleri yazdı. Fıkra, manzum oyun, roman türünde eserleri de var.

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ŞİİR:

Şarkın Sultanları (1919)

Gönülden Gönüle (1919)

Dinle Neyden (1919)

Çoban Çeşmesi (1926)

Suda Halkalar (1928)

Bir Ömür Böyle Geçti (1933)

Elimle Seçtiklerim (1934)

Akarsu (1937)

Tatlı Sert (Mizah Şiirleri, 1938)

Akıncı Türküleri (1938)

Heyecan ve Sükûn (1959)

Zindan Duvarları (1967)

Han Duvarları (Seçme Şiirler, 1969)

OYUN:

Canavar (1925)

Özyurt (1932)

Akın (1932)

Kahraman (1933)

Yayla Kartalı (1945)

ROMAN:

Yıldız Yağmuru (1936)


ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • Han Duvarları

  • Çoban Çeşmesi

  • Kıskanç

  • Sen Nerdesin

  • Ali

  • Eriyen Adam

  • Firari

  • Son Âşık

  • Hüsn ü Âşk


HAN DUVARLARI


Osmanzade Hamdi Bey’e


Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı

Bir dakika araba yerinde durakladı.

Neden sonra sarsıldı altımda demir yaylar    

Gözlerimin önünden geçti kervansaraylar...    

Gidiyorum, gurbeti gönlümle duya duya    

Ulukışla yolundan Orta Anadolu'ya.    

İlk sevgiye benzeyen ilk acı, ilk ayrılık!    

Yüreğimin yaktığı ateşle hava ılık    

Gök sarı, toprak sarı, çıplak ağaçlar sarı...    

Arkada zincirlenen yüksek Toros Dağları    

Önde uzun bir kışın soldurduğu etekler    

Sonra dönen, dönerken inleyen tekerlekler...    


Ellerim takılırken rüzgarların saçına

Asıldı arabamız bir dağın yamacına.    

Her tarafta yükseklik, her tarafta ıssızlık    

Yalnız arabacının dudağında bir ıslık!

Bu ıslıkla uzayan, dönen kıvrılan yollar

Uykuya varmış gibi görünen yılan yollar

Başını kaldırarak boşluğu dinliyordu.    

Gökler bulutlanıyor, rüzgar serinliyordu.    

Serpilmeye başladı bir yağmur ince ince.

Son yokuş noktasından düzlüğe çevrilince    

Nihayetsiz bir ova ağarttı benzimizi.

Yollar bir şerit gibi ufka bağladı bizi.    

Gurbet beni muttasıl çekiyordu kendine.

Yol, hep yol, daima yol... Bitmiyor düzlük yine.    

Ne civarda bir köy var, ne bir evin hayali    

Sonunda ademdir diyor insana yolun hali    

Arasıra geçiyor bir atlı, iki yayan.

Bozuk düzen taşların üstünde tıkırdıyan    

Tekerlekler yollara bir şeyler anlatıyor    

Uzun yollar bu sesten silkinerek yatıyor...    

Kendimi kaptırarak tekerleğin sesine    

Uzanmış kalmışım yaylının şiltesine.

Bir sarsıntı... Uyandım uzun süren uykudan;    

Geçiyordu araba yola benzer bir sudan.

Karşıda hisar gibi Niğde yükseliyordu    

Sağ taraftan çıngırak sesleri geliyordu:

Ağır ağır önümden geçti deve kervanı    

Bir kenarda göründü beldenin viran hanı.    

Alaca bir karanlık sarmadayken her yeri    

Atlarımız çözüldü, girdik handan içeri.

Bir deva bulmak için bağrındaki yaraya    

Toplanmıştı garipler şimdi kervansaraya.    

Bir noktada birleşmiş vatanın dört bucağı

Gurbet çeken gönüller kuşatmıştı ocağı.

Bir pırıltı gördü mü gözler hemen dalıyor    

Göğüsler çekilerek nefesler daralıyor.

Şişesi is bağlamış bir lambanın ışığı    

Her yüzü çiziyordu bir hüzün kırışığı.

Gitgide birer ayet gibi derinleştiler    

Yüzlerdeki çizgiler, gözlerdeki cizgiler...    

Yatağımın yanında esmer bir duvar vardı    

Üstünde yazılarla hatlar karışmışlardı;    

Fani bir iz bırakmış burda yatmışsa kimler    

Aygın baygın maniler, açık saçık resimler...    


Uykuya varmak için bu hazin günde, erken    

Kapanmayan gözlerim duvarlarda gezerken    

Birdenbire kıpkızıl birkaç satırla yandı;    

Bu dört mısra değil, sanki dört damla kandı.

Ben garip çizgilere uğraşırken başbaşa    

Raslamıştım duvarda bir şair arkadaşa;    


       "On yıl var ayrıyım Kınadağı'ndan    

       Baba ocağından yâr kucağından    

       Bir çiçek dermeden sevgi bağından    

       Huduttan hududa atılmışım ben"    


Altında da bir tarih: Sekiz mart otuz yedi...

Gözüm imza yerinde başka ad görmedi.    

Artık bahtın açıktır, uzun etme, arkadaş!

Ne hudut kaldı bugün, ne askerlik, ne savaş;    

Araya gitti diye içlenme baharına    

Huduttan götürdüğün şan yetişir yârına!...


Ertesi gün başladı gün doğmadan yolculuk

Soğuk bir mart sabahı... Buz tutuyor her soluk.

Ufku tutuşturmadan fecrin ilk alevleri    

Arkamızda kalıyor şehrin kenar evleri.

Bulutların ardında gün yanmadan sönüyor    

Höyükler bir dağ gibi uzaktan görünüyor...    

Yanımızdan geçiyor ağır ağır kervanlar    

Bir derebeyi gibi kurulmuş eski hanlar.

Biz bu sonsuz yollarda varıyoruz, gitgide    

İki dağ ortasında boğulan bir geçide.

Sıkı bir poyraz beni titretirken içimden    

Geçidi atlayınca şaşırdım sevincimden:

Ardımda kalan yerler anlaşırken baharla    

Önümüzdeki arazi örtülü şimdi karla.

Bu geçit sanki yazdan kışı ayırıyordu

Burada son fırtına son dalı kırıyordu...

Yaylımız tüketirken yolları aynı hızla

Savrulmaya başladı karlar etrafımızda.

Karlar etrafı beyaz bir karanlığa gömdü;    

Kar değil, gökyüzünden yağan beyaz ölümdü...    

Gönlümde can verirken köye varmak emeli    

Arabacı haykırdı "İşte Araplıbeli!"    

Tanrı yardımcı olsun gayrı yolda kalana    

Biz menzile vararak atları çektik hana.    


Bizden evvel buraya inen üç dört arkadaş    

Kurmuştular tutuşan ocağa karşı bağdaş.

Çıtırdayan çalılar dört cana can katıyor

Kimi haydut, kimi kurt masalı anlatıyor...

Gözlerime çökerken ağır uyku sisleri

Çiçekliyor duvarı ocağın akisleri.

Bu akisle duvarda çizgiler beliriyor

Kalbime ateş gibi şu satırlar giriyor;


       "Gönlümü çekse de yârin hayali    

       Aşmaya kudretim yetmez cibali    

       Yolcuyum bir kuru yaprak misali    

       Rüzgarın önüne katılmışım ben"    


Sabahleyin gökyüzü parlak, ufuk açıktı

Güneşli bir havada yaylımız yola çıktı...

Bu gurbetten gurbete giden yolun üstünde    

Ben üç mevsim değişmiş görüyordum üç günde.

Uzun bir yolculuktan sonra İncesu'daydık

Bir handa, yorgun argın, tatlı bir uykudaydık.

Gün doğarken bir ölüm rüyasıyla uyandım

Başucumda gördüğüm şu satırlarla yandım!


       "Garibim namıma Kerem diyorlar    

       Aslı'mı el almış haram diyorlar    

       Hastayım derdime verem diyorlar    

       Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış'ım ben"    


Bir kitabe kokusu duyuluyor yazında

Korkarım, yaya kaldın bu gurbet çıkmazında.

Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!

Az değildir, varmadan senin gibi yurduna,

Post verenler yabanın hayduduna kurduna!..


Arabamız tutarken Erciyes'in yolunu:

"Hancı dedim, bildin mi Maraşlı Şeyhoğlu'nu?"

Gözleri uzun uzun burkuldu kaldı bende

Dedi:    

       "Hana sağ indi, ölü çıktı geçende!"


Yaşaran gözlerimde her şey artık değişti

Bizim garip Şeyhoğlu buradan geçmemişti...    

Gönlümü Maraşlı'nın yaktı kara haberi.    


Aradan yıllar geçti işte o günden beri    

Ne zaman yolda bir han rastlasam irkilirim    

Çünkü sizde gizlenen dertleri ben bilirim.

Ey köyleri hududa bağlayan yaşlı yollar

Dönmeyen yolculara ağlayan yaslı yollar!

Ey garip çizgilerle dolu han duvarları

Ey hanların gönlümü sızlatan duvarları!..


ÇOBAN ÇEŞMESİ


Derinden derine ırmaklar ağlar

Uzaktan uzağa çoban çeşmesi

Ey suyun sesinden anlayan bağlar

Ne söyler su dağa çoban çeşmesi

       

Göynünü Şirin'in aşkı sarınca

Yol almış hayatın ufuklarınca

O hızla dagları Ferhat yarınca

Başlamış akmaya çoban çeşmesi

       

O zaman başından aşkındı derdi

Mermeri oyardı, taşı delerdi

Kaç yanık yolcuya soğuk su verdi

Değdi kaç dudağa çoban çeşmesi

       

Vefasız Aslı'ya yol gösteren bu

Kerem'in sazına cevap veren bu

Kuruyan gözlere yaş gönderen bu

Sızmadı toprağa çoban çeşmesi

       

Leyla gelin oldu, Mecnun mezarda

Bir susuz yolcu yok şimdi dağlarda

Ateşten kızaran bir gül arar da

Gezer bağdan bağa çoban çeşmesi

     

Ne şair yaş döker, ne aşık ağlar

Tarihe karıştı eski sevdalar

Beyhude seslenir, beyhude çağlar

Bir sola, bir sağa çoban çeşmesi


KISKANÇ


Sakın bir söz söyleme... Yüzüme bakma sakın

Sesini duyan olur, sana göz koyan olur

Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın

Anan bile okşasa benim bağrım kan olur...


Dilerim tanrıdan ki sana açık kucaklar

Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun

Kan tükürsün adını candan anan dudaklar

Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun


SEN NERDESİN


Caddeden sokaklara doğru sesler elendi

Pencereler kapandı, kapılar sürmelendi.

Bir kömür dumanıyle tütsülendi akşamlar

Gurbete düşmüşlerin başına çöktü damlar...

Son yolcunun gömüldü yolda son adımları

Bekçi sert bir vuruşla kırdı kaldırımları.

Mezarda ölü gibi yalnız kaldım odamda:

Yanan alnım duvarda, sönen gözlerim camda

Yuvamı çiçekledim, sen bir meleksin diye

Yollarını bekledim sen görüneceksin diye.

Senin için kandiller tutuştu kendisinden

Resmine sürme çektim kandillerin isinden.

Saksıda incilendi yapraklar senin için

Söylendi gelmez diye uzaklar senin için...

Saatler saatleri vurdu içli sesiyle

Saatler son gecenin geçti cenazesiyle

Nihayet ben ağlarken toprağın yüzü güldü

Sokaklardan caddeye doğru sesler döküldü...


ALİ


Namluya dayanır yola dalarsın

Duruşun bakışın yaman be Ali

Boşuna tetiği ne kurcalarsın

Var daha ateşe zaman be Ali

     

Yıllanmış bir çınar pusuluk yerin

Neredeyse gelecek beklediklerin

Var iki atımlık canı kederin

Desene işleri duman be Ali

     

O'nu sen büyütte söğüt boyunca

Kendini ellere versin o gonca

Sözüne kanmadın bunu duyunca

Gönlündü gözünü yuman be Ali

     

Geldiler beklenen çiftler ormana

Duruyor iki genç ne hoş yanyana

Bir kurşun kadına bir de çobana

Çınlasın yıllarca orman be Ali

     

Görünce uzanmış yâr kucağına

Boynunu dolamış zülfü bağına

Kurşunu kahpeye atacağına

Kendine çevirdin aman be Ali


ERİYEN ADAM


Gözlerim gözlerinde dinlenirken eriyor

Eriyor yaklaşırken dudağına dudağım.

Zerrelerim çözülmüş gibi sesler veriyor

Ben sıcak bir denize inen buzdan bir dağım.


Yanında damla damla bittiğimi duyarım

Yoklarım, yerinde mi yüzüm, alnım, saçlarım?

Bir göğüs geçirerek derim ki: "Yine varım

Fakat bir rüya gibi şimdi kaybolacağım."


Bir gün, için içimde neyim varsa alacak

Varlığım bir su olup kabından boşalacak

Benden nişan olarak kucağında kalacak

Boş bir yığın: Elbisem, gömleğim, boyunbağım.


FİRARİ


Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin

Sana kafir dediler, diş biledim Hakka bile

Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin

Kahpelendin de garaz bağladım ahlaka bile

Sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim

Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin

Yaşadın beş sene gönlümde misafir demedim

Bu firar aklına nerden, ne zaman esti senin

Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik telerine

Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek

Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine

Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek


SON AŞIK


Hasretinle geçiyorken bu gençlik çağım

Ey sevdiğim, ben umitsiz değilim gene

Ak düşünce saçların kumral rengine

Kollarında son aşıkın ben olacağım

 

Ey başında şimdi sevda rüzgarları esen

Böyle her gün yollarımdan geçsen de süzgün

Sen benimsin büsbütün terk olunduğun gün

O mukadder günü, bilmem, düşündün mü sen


Ben bir beyaz şaçlı aşık, sen bir ihtiyar

O gün bana yalaşırken ey ilahi yar

Esirgeme gözlerimden bir son buseni

 

Kirpiğinden yavaş yavaş bir damla aksın

Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksın

Ki hiç kimse benim kadar sevmemiş seni


HÜSN-Ü AŞK


Başım ki fırtınalardan bu anda kurtuldu

Senin dizinde nihayet biraz sükûn buldu...

Dalınca alnımı kat kat genişleten siteme

"Neden bu vakte kadar bekledin, zavallı?" deme;

Şikayet etme, sakın boş geçen zamanından.

Geçen zamanla ne eksildi hüsn ü anından

Geçen zamanla ne kaybetti ruhumun güneşi?

Muhabbetim de, cemalin de lâ-yemûtun eşi...

Gelince hüsn ile aşk, ansızın, nazar nazara

Bir an içinde döner karşılıklı aynalara.

Zaman, mesafe ve sonsuz kaybımız beş on senedir!

Dehalar ölse de mısralar ihtiyarlamaz;

Güzelliğinde senin böyle tazedir kış, yaz;

Nasıl duvarda değişmeksizin durursa resim

Nasıl güzelse Boğaz her saatte, her mevsim...

Diler beşikte görünsün, diler mezara yakın

Yanan gönüllere ilhâmı bir gelir aşkın.


Büyür çınar gibi zahmetle şanlı sevdalar;

Bahara geç kavuşur, sevgilim, büyük dağlar!

Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.