ZEKİ ÖMER DEFNE

--------------------------------------------------------------------------------

    (Doğumu Çankırı,1903 - Ölümü. Aralık 1992)


    Ankara Muallim Mektebi'nden mezun olduktan sonra ilkokul öğretmeni olarak görev yaptı. Daha sonra dışardan bitirme sınavları yoluyla lise öğretmenliğine geçti. Kastamonu Lisesi'nde Türkçe ve edebiyat öğretmenliği ve yöneticilik yaptı. İstanbul'da Kabataş Lisesi'nde de çalıştı. Sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü 1939 yılında tamamladı. Daha sonra sırasıyla Galatasaray Lisesi'nde, Alman Lisesi'nde, Şişli Terakki Lisesi'nde ve Harp Akademisi'nde edebiyat öğretmeni olarak görev yaptı.

    İlk şiiri 1923'de Halk Yolu dergisinde yayınlandı. Halk Edebiyatı geleneklerine bağlı ve hece ölçüsünde çağdaş şiirler yazdı. 1940’dan başlayarak Çınaraltı, Sanat ve Edebiyat, Hareket, Ün, Şadırvan, Edebiyat Dünyası gibi dergilerde şiirleri yayınladı. 1969’da Galatasaray Lisesi'ndeki görevinden emekli oldu. 1970’lerde şiirleri daha çok Varlık dergisinde görüldü.


    Anadolu’yu şiirlerinin ana teması olarak aldı. Yurt güzellemeleriyle tanındı. Yazdığı yurt güzellemeleri şiirlerinde Erzurum, Eğin, Ilgaz, Isparta, Bursa, İstanbul, Konya illerini çeşitli özellikleriyle tanıttı.


    Güçlü bir anlatıma ve duyarlığa sahip olan şiirleri ancak 1970'lerden itibaren kitaplaşmaya başlamıştır.

    Zeki Ömer Defne, Aralık 1992'de yaşama gözlerini yumdu. Karacaahmet Mezarlığı'na defnedilmiştir.


--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

Şiir Kitapları


Denizden Çalınmış Ülke (1971)

Sessiz Nehir (1985)

Kardelenler (1988)

Ilgaz

Orta Anadolu

Ziller Çalacak

Araştırma Kitabı


Dede Korkut Hikayeleri Üzerinde Edebi Sanatlar Bakımından Bir Araştırma (1994)


ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • Ilgaz

  • Ziller Çalacak

  • Orta Anadolu

  • Senin Yanında

  • Sevmek Seni

  • Kıyıdaki Tekne

  • Ayrılış Destanı

  • Kadaların Benim Olsun Erzurum


Ilgaz


Yıldızlar çamlara değer de geçer,

Gün burdan başını eğer de geçer.

Sular dizlerini döğer de geçer.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..


Başında bir tavus tuğ gibi çamlar,

Yollara dizilmiş tığ gibi çamlar,

Karşıdan bir zümrüt çığ gibi çamlar.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..


Dalı var; göklere yeşil direktir,

Gölü var; dağlara düşmüş yürektir,

Yolu var; içinde yitsem gerektir.

Bir Ilgaz, er Ilgaz, yar Ilgaz!..


Ziller Çalacak


Zil çalacak... Sizler derslere gireceksiniz bir bir.

Zil çalacak, ziller çalacak benim için,

Duyacağım, evlerden, kırlardan, denizlerden;

Tâ içimden birisi gidecek ardınızdan uça ese...

Ama ben, ben artık gidemeyeceğim.


Zil çalacak... Siz geminize, treninize gireceksiniz bir bir.

Zil çalacak, ziller çalacak benimçin,

Duyacağım, iskelelerden, istasyonlardan bütün;

Tâ içimden birisi koşacak ardınızdan...

Ama ben, ben artık gelemeyeceğim.


Sonra bir gün zil çalacak yine,

Hiç kimseler, kimsecikler duymayacak...

Ne sınıflar, ne iskeleler, ne istasyonlar, ne siz...

Tâ içimden birisi kalacak oralarda...

Ben gideceğim.



Orta Anadolu


Git ha git otsuz ağaçsız, sensizliğim

Yansır sanki yüzyıllardan bu yana.

Yansır memleket olur.


Ey savaşlar, bozgunlar, ey iç göçler, ey bağrım!

Ey biraz Orta Anadolu!

Kavuşsun da arada bir zafer sarhoşluğuna.

Yine görüp göreceğin hasret olur.


Çok görür el kadar gölgeliğini.

Rahat vermez yel, yağış yeşiline, çiçeğine...

Zaman zaman boşlukta beliren bir ince dal,

Bir avuç toprağının başına dert olur.


Vara vara üç beş haneli bir köy günler sonra,

Bir geçmişle ödeşeceksiniz biraz.

Bilmem nerelerden kalmış hangi kan davaları...

Kal cinayet, geç git cinayet olur.


Hayal, bu bozkırların ortasında,

Önünde bir sürü gece yarısı

Ağılına, yemyeşil çıkıp simsiyah dönen,

Bir çoban Ahmet olur.


Madem ne yana, nasıl dursa sana duruyor,

Bu bozkır bu kör,

Ey yeşil, ne kılarsa sana ibadet olur.



Senin Yanında


Senin yanındayken, avuçlarımda,

Suda sabun gibi eriyor zaman..

Ve sanki yağ gibi kayıp gidiyor

Bir balık ellerimin arasından.


Al, yeşil sedefler akıyor ağdan,

Bana râm oluyor suların sırrı

Sade bir şeyler var parmaklarımda;

Pul pul, pırıl pırıl ve senden ayrı.


Sevmek Seni


Seni sevmek gece gezmek gibidir

Bilmediğiniz büyük, görklü bir şehri.

Diyelim haydi, dilinden anlıyorsunuz biraz

Ve diyelim ki neonlarla pilânlar

Götürdüler bir zaman bir yere kadar sizi.


Ya buralardan ötesi, öteleri?

Nerelere doğru uzanır gider

Şu yollar, sizin gördüm, sizin bildim dediğiniz

Elvan ışıklı üç beş meydanın ötesinden

Hangi lâbirentlere, hangi kör sokaklara?

Ve daha günün, ayın bile görmediği

Hangi yeraltı yollarına ve daha nerelerden?

Kolay mı böylesi bir şehri tanımak öyle?

Kaldı ki sen...


Getirip bırakmış sizi bir kara gemi bu şehre,

Daha ilk iskelede kamaşmış gözleriniz..

Ve ilk meyhanesinde içmişiniz üstelik

En nefis, en afsunlu şarabını dünyanın!

Artık ordan oraya bir deli yellerde siz...


Sen gel de bu hâlinle ben seni gezdim, gördüm de!



KIYIDAKİ TEKNE


Kurudum da kadid oldum kumlarda

Bir sefer bekleye bekleye her gün ben.

Enginlerden bir rüzgâr esmez mi serin serin

Pul pul ürperişler geçer içimden.


Bir gün atlayıveresim gelir şu kıyılardan

Işıl ışıl yeşil yeşil sulara.

Al başını çek git, der deli gönül

Verip kendini bir büyük rüzgâra!


Ta yanıbaşında durup da böyle

Hasretini çektiğin şeylere hasret gitmek!

Hem tut o sular için halkol, hayat ol,

Hem tut sonra o sulara hasret çek!


Biraz dalacak olsam ta içimden bir şeyin

Çıkıp dolaştığını duyuyorum denizde.

Ama öyle bitirmiş ki kum beni

Ardından bir türlü gidemiyorum işte.


Bazen ayak sesleri duyarım dört yanımda,

Bakarım, masmavi, levent bir umut.

Bakarım, sülün gibi serene sarılmış

Püfür püfür bir bulut.


Başımı, bordamı dövsün dalgalar,

Tuzlar tahtalarımı kemirsin istiyorum.

Çek beni fırtına, çek beni deniz!

Bırak beni sahil, bırak beni kum!


İnsaniyetinize sığınıyorum!



AYRILIŞ DESTANI


Gel vatan, yas tutan ocaklara gel!

Oğul Mustafalı kucaklara gel!

Gel, karayazılı çiçeklerle gel!

Dol gözümü vatan, Ata’n geçiyor!


Ektiğin gündüzdü, biçtiğin gece,

Güzelim ekini bastı delice

Herkte sabanlara, cenkte kılıca,

Abıhayatları katan geçiyor.


Gün görünür güne bakan her şey,

Ne görsem benziyor, bak, O’na her şey,

Başlamış şeklinden isyana her şey,

Sanki her şeylerden o can geçiyor.



Bir millet kolunca sallar üstünde,

Bir vatan boyunca yollar üstünde,

Dağlar bedenince küller üstünde,

Kanayı kanayı bir tan geçiyor.


O’nu bize gökten zafer getirdi,

O’nu bizden alıp “Zafer” götürdü,

“Yer görmesin” diye doğmuş koç sırtı

Çağların bağrında yatan geçiyor.


O, bindi; al atlar kesildi yağız,

O, bindi; bir yanardağ oldu Yavuz,

19 Sonteşrin... Delirdi deniz,

Hâlâ Marmara’dan figan geçiyor.


Kara çıktı aynı gördüğü düşler,

Cümle mülhimeler zara durmuşlar,

Siyah borularda siyah ötüşler...

Bu sabah, İstanbul yastan geçiyor.


Defne burcu burcu seril yerlere,

Bak, selâma durmuş minarelere,

Bir şair şehirden bir âşık şehre,

Destanlar üstü destan geçiyor.




KADALARIN BENİM OLSUN ERZURUM


Beni sararken kızıl dağlar,

Kış, yaz beyaz açan dağlar.

Erzurum’u koçan dağlar,

Yıldızınız ne yıldızdır?


Erzurum dağlarının dumanı gezer Bar’da

Erzurum geceleri ışılar kehribarda


Barlar ibrişim büküşlü,

Dadaş tezene sekişli,

Gelin kehribar bakışlı,

Gözlerinde altın işli,

Kızların ne mene kızlar?


Erzurum güllerinin kokusu tüter Bar’da,

Erzurum işveleri ışılar kehribarda.


Dallar niyaza girişmiş,

Suların saza duruşmuş,

Kuşların söze duruşmuş,

Diller, tellere karışmış,

Erzurum bu hangi ağızdır?


Erzurum dillerinin meramı döner

Bar’da Erzurum edaları ışılar kehribarda.


Hançer oynar balaların,

Talimi var belaların,

Bahtım olsun çilelerin,

Kadanı Defne’ye yazdır.


Erzurum koçlarının şanı yazılı Bar’da,

Erzurumlu Emrah’ın ruhu var kehribarda.


Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.