ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

--------------------------------------------------------------------------------

     22 Ağustos 1926’da Tarsus’ta doğdu. 4 Kasım 1984’te İstanbul’da yaşamını yitirdi. 1945'te Eskişehir Ticaret Lisesi’ni bitirdi. Osmanlı Bankası ve Türkiye İş Bankası’nda çalıştı. 1977'de İş Bankası Halka İlişkiler Müdür Yardımcılığı görevinde iken emekliye ayrıldı. İstanbul’da kendi adını taşıyan bir sanat galerisi kurdu. Bir süre yayıncılık yaptı ve Akbank Genel Müdürlüğü Krediler Servisi’nde çalıştı. Yaşamının son döneminde mizah dergisi "Çarşaf"ta mizah şiirleri yazdı. İlk şiiri 1942'de Eskişehir'de yayınlanan "Kocatepe" gazetesinde yayınlandı. Daha sonra Yedigün, Varlık, Büyük Doğu gibi dergilerde yayınlanan şiirleriyle tanındı. İlk şiir kitabı "İnsanoğlu" 1947'de basıldı. Zamanla geniş kitlelerin okuyup hayranlık duyduğu bir aşk ve ölüm şairi olarak tanındı. Şiirlerinde Faruk Nafiz Çamlıbel duyarlılığı görülür. 1973'de büyük oğlu Vedat'ın intiharından sonra "ölüm" temasına daha çok eğildi.

             Bazı şiirleri çağdaş sanat müziğinin popüler bestecileri tarafından bestelendi. En duyarlı ve yoğun aşk şiirlerinin yazarıdır. Şairlik başarısını, daha etkili, aruzla yazdığı rubailerinde gösterdi. İşte, bestelenmiş olan örnek rübailerinden biri:


Biraz kül, biraz duman.. O, benim işte,

Kerem misâli yanan.. O, benim işte.

İnanma gözlerime; ben, ben değilim,

Beni sevdiğin zaman.. O, benim işte!

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

Mustafa Kemal'i Düşünüyorum

İnsanoğlu (1947)

Dolmuş (1955)

Aşkımızın Son Çarşambası (1955)

Bir Daha Ölmek (1956)

Kör Ayna (1957)

İki Kişiye Bir Dünya (1957)

Beni Unutma (ilk yedi kitabından seçmeler) (1959)

Karanlığın Gözleri (1960)

Akıllı Maymunlar (1960)

Seninle Ölmek İstiyorum (1960)

Üstüme Varma İstanbul (1961)

Sahibini Arayan Mektuplar (1961)

Yeni Dünya Rekoru (1961)

Sevenler Ölmez (1962)

Çigan Gözler (1962), Ötesi Yok (1963)

Hüzün Şarkıları (1963)

Bir Gün Anlarsın (1965)

Sadrazamın Sol Kulağı (1965)

Mihribana Şiirler (1965)

Taşlar ve Başlar (1966)

Seni Sevmek (1966)

İnşallahla Maşallah (1965)

Toprak Olana Kadar (1968)

Göbek Davası (1968)

Ben Seni Sevdim mi (1968)

Halktan Yana (1969)

Aşk mıydı O (1969)

Önce Sen Sonra Ben (1971)

Acılar Denizi (1973)

Rubailer (1972)

Yalan Bitti (1975)

En Eski Yalnızlığımdın Sen Benim (1978)

Dikiz Aynası (yergi şiirleri, 1982)


ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • Acılar Denizi

  • Adak

  • Ağıt

  • Altıncı Mektup

  • Arayış

  • Ayrılık Günü

  • Ayten'in Sonu

  • Bekleyenler İçin

  • Ben Senin En Çok

  • Ben Eylül Sen Haziran

  • Beni Kör Kuyularda

  • Beni Unutma

  • Beşinci Mektup

  • Bir Ateşim Yanarım

  • Bir Gece Ansızın..

  • Biraz Gelir Misiniz?

  • Çigan Gözler

  • Dağ Rüzgarı

  • Değer Mi?

  • Deli Olmak İşten Değil

  • Denize Kavuşan Nehir

  • Dost Bildiklerim

  • Gözlerim Gözlerinde

  • İmkansız Aşk

  • İstanbul

  • Milyon Kere Ayten

  • Tesbih

  • Unutulmayanlar

  • Erkekler De Ağlar

  • Kum

  • Tatlı


ACILAR DENİZİ


Ben acılar denizinde boğulmuşum

İşitmem vapur düdüklerini, martı çığlıklarını

Dalgalar her gün bir başka kıyıya atar beni

Duyarım yosunların benim için ağladıklarını


Ölüyüm çoktan, bir baksana gözlerime

Gör, içindeki o kanlı cam kırıklarını

Bu ne karanlık, bu ne zindan gece böyle

Bütün gemiler söndürmüş ışıklarını


Ben acılar denizi olmuşum, yaklaşma

Sularım tuzlu, sularım zehir zemberek

Baksana;herkes içime dökmüş artıklarını


Bu karanlık bitse artık, bir ay doğsa

Bir deli rüzgar çıksa; alıp götürse

Yılların içimde bıraktıklarını...


ADAK

Sana şiirler okuyacağım, gitme

Güneşler doğacak yalnızlığımdan

sana bir ışık getireceğim

Büyük aydınlığımdan


Sana bir dolu umut getireceğim

Küçük ellerine sığmayacak

Sana Afrika gecelerini getireceğim

Sımsıcak


Sana çiçekler getireceğim

Bozulmuş güz bahçelerinden

Sana bir serinlik getireceğim

Yağmur tanelerinden


Sana avuç avuç yıldız getireceğim

Güneşimden başka

Sana engin denizlerin maviliğini getireceğim

Köpük köpük dalga dalga


Sana bir rüzgar getireceğim

Dağlardan, tepelerden

Gitme, sana zamanı getireceğim

Zamanın bittiği yerden


AĞIT !..


Her şey güzeldi bir zaman, çok önce

Şehirler, insanlar, güneş deniz

Mutluluğumu görebilirdiniz

Çökmeseydi içime bu son gece


Her şey bir anda bitmeseydi, yazık

Olmasaydı gençliğime aptalca

Belki de o yerlere varırdık

O uzak dağlara ulu: koskoca


Orada her şey değişirdi belki

Açardı umutlarımız bakarsın

Ateş rengi, kan rengi güller gibi

Toprağında kim bilir hangi aşkın


Oysa şimdi nerdeyiz, neyiz bak

Her umut belirtisinden uzağız

O sevilmiş gözlerde saf ve berrak

Bir ayna bile yok bakacağımız


Her şey kurşuni bir renk almış, soğuk

Bozkırlardır uzayan önümüzde

Kime baksan o yüz: veremli, soluk

Tek mavi kalmamış gökyüzümüzde


Her yerde bitmişliği güzelliğin

Kum kamyonları putreller betonlar

Sonra ta beşikten mezara deyin

Sıfırlar, yüzler, binler ve milyonlar


Hadi öl bakalım ölebilirsen

Zincirlerle bağlıyken yaşamaya

Omuzla yükünü, hadi yalnız sen

İsterse gücün olmasın taşımaya


Yenik düşmüşüz işte gerçek ortada

Çökmüş boynumuza zulmün elleri

Bir tutsak, bir dolap beygiri ya da

Bir mahkum gibiyiz kaç yıldan beri


Yargıç hükmünü çoktan vermiş oku

Boynundaki yaşamak fermanını

Yaşamak sonra ölmek; iki korku

Geri getirmezken bir anını


Terkedilmiş şehirleri bilirsin

Bilirsin gömülmüş uygarlıkları

Ve düşün ki; patlaması bilincin

Yırtmaya yetmiyor karanlıkları


Öyleyse çek sapla göğe bıçağını

De ki; benim işim tanrılıktan güç

Benim hem yüksek, hem en aşağı

İşte ellerimde sonsuzluk ve hiç


De ki; ömür verdin; en büyük yalan

De ki; beden verdin; içi boş ve kof

İşte! yüce eserin, işte insan

Ve yırt göğsünü, bağır: Of Tanrım Of.



ALTINCI MEKTUP


Bir gün bir yalnızlığa düştüm yine. Başımı

ellerimin arasına aldım, sessizce ağlamaya başladım .

Önümde yarıya gelmiş bir konyak şişesi 'beni iç'

diye fısıldıyordu, 'beni iç'. Sonra yalvarmaya başladı:

'Ne olur' dedi 'ne olur haydi iç beni'.


Bir bardak doldurdum, tepeme diktim .

Şişe rahatladı, sustu. Hani ellerimiz birbirine

değince nasıl oluyorduk? İşte öyle oldum .

Hani bakışlarımız buluştuğu zaman, bir başka

türlü atması vardı yüreklerimizin. Onu hatırladım .


Sonra bir tren hareket etti. Sabahtı. Karşıkarşıyaydık .

Konuşuyorduk. Ben sevmek diyordum durmadan.

Gözlerim gözlerine soruyordu: 'seviyor musun?' diye.

Hep evet diyordu gözlerin, ellerin, dudakların hep

evet diyordu. Oysa ki, bir çok hayır diyen insan vardı

çevremizde. Örneğin: bir çocuk hayır, diyordu, bir kadın,

bir adam ve bir başkası, bir başkası hayır diyordu.

Hayır'lar arasında ezilmeğe mahkûmdu evet'lerimiz .


Tren ilerliyordu. Gözlerin gözlerime soruyordu

ne olacak diye. Sigara üstüne sigara yakıyordum,

kadeh kadeh içki içiyordum, fakat bilmiyordum

ben de ne olacağını. Bizi sürükleyen bir akıntıydı.

Durduramazdık onu, hükmedemezdik ona.

Bir anafora rastlayıp yok oluncaya kadar akıp

gidecektik işte. Peki anafor nerdeydi? Uzak mıydı?

Belki çok yakındı kimbilir. Biz onu

göremiyecektik. O, gözlerimizi kör ettikten sonra

saracaktı bizi buz gibi kollarıyla.


Tren ilerliyordu. Pencereden deniz görünüyordu.

Denize akşam güneşi vurmuştu. Renk renk

kayıklar gördük kıyılarda. Denize taş atan çocuklar

gördük. Uzakta bir balıkçı ağlarını topluyordu.


Ve tren ilerliyordu. Kadere yaklaşıyorduk .

Bir alacakaranlık bastı zamanı. Gözlerim gözlerindeydi.

Ellerini tuttum, titredin. Acı acı bir düdük öttü.

Bir şeyler koptu içimizden.


Sonra tren durdu, indik, yollarımız ayrı ayrıydı.

Şimdi, o gün verdiğin yalnızlığı yaşıyorum .



ARAYIŞ . .


Bir tas zehir verin bana içeyim

Tek unutmak için acılarımı

Baksana; kırdılar kapılarımı

Yağmalandı kalbim, ömrüm, herşeyim

Kurşuna dizdiler anılarımı

Yenik düştüm bu savaşta neyleyim

Bir mezar nasılsa işte öyleyim

Unuttum en güzel şarkılarımı

Gündüzü yok upuzun bir geceyim

Yitirdim umut kırıntılarımı

Sevgimi, neşemi, bütün varımı

Çaresiz bir yokluğun içindeyim

Gömdüm içime yıkıntılarımı

Arıyor bir yarım öbür yarımı



AYRILIK GÜNÜ


Ben nice ayrılıklar gördüm ömrümce

Kuşlar gördüm; kırılmış kolu, kanadı

Ayrı düşmüş sevdiğinden kuşlar gördüm

Hiç bir ayrılık bana bu kadar komadı


Ayrılığın bir ağrıdır vurur şakaklarımda

Ve büyür gözlerimde bir okyanus kadar

Derinden ses verir içimde bir tel

Sonra, birdenbire kırılır, kopar


Yeryüzü çekilir altından ayaklarımın

Geçer başıma çöken bir tavan gibi gökyüzü

Durmadan çalınır kulaklarımda

Şarkıların en hüzünlüsü


Seni alıp uzaklara giden otobüs

Benim üzerimden geçer hışımla

Devrilir, bakakalırım ardından

Bir sel gibi akan gözyaşımda...


Artık ne yapsam boş, teselliler faydasız

Karanlık gitgide en derinlere çeker beni

Çaresiz, bütün sokaklarında bu şehrin

Böyle perişan beklerim dönmeni


Dolaşır birbirine yorgun ayaklarım

Ellerimi koyacak bir yer bulamam

Nereye gitsem, en koyusu acıların

Ne yana baksam, çıldırtan bir akşam


İstemem ben bu ömrü, bu talihi istemem

Böyle durup durup senden ayrılmak varsa

Orada bir mezar kazılır benim için

Ayrılığın nerede başlarsa.



AYTEN'İN SONU


Ayten'i Markiz pastanesinde vurdular

Onu ben vurdum

Ayten kanlar içinde düştü yere

Bense ağlıyordum


Şimşek gibi loşluğunda Markizin

Bir usturaydı ellerimde parlayan

Vurdum,ve baktım dağılmış yüzüne

Dedim;o da güzeldi bir zaman


Onun da gözleri vardı,dudakları vardı

Mermerler dile gelirdi konuşunca

Ya elleri her zaman duygulu,serin

Başım dönerdi ellerini tutunca


Önce bir garson gördü ikimizi

Sonra yabancı adamlar gördü,kadınlar gördü

Ayten'i hiç ayıplamadım

O anda kim olsa ölürdü


Renkli bir balon gibi sönüverdi

Koluna gömleğimin kanı damladı

O lekeden başka şimdi

Ayten'den eser kalmadı


Aldılar götürdüler beni

Bu cinayetin hesbını sordular

Dedim:Ayten'i ben vurmadım

Onu Markiz pastanesinde vurdular.



BEKLEYENLER İÇİN


Bir ayak sesi duymayayım

Kapıya koşuyorum

Gelen sen misin diye

Bir sarı saç görmeyeyim

Yüreğim burkuluyor

Ağlamaklı oluyorum

Her şey bana seni hatırlatıyor

Gökyüzüne baksam

Gözlerinin binlercesini görürüm

Bir rüzgar değse yüzüme

Ellerini düşünmeden edemem

Yaktığım bütün sigaraların dumanları sana benzer

Tadı senden gelir

Yediğim yemişlerin

İçtiğim içkilerin

Ve içimdeki bu dayanılmaz sıkıntı

Bu emsalsiz hüzün

Seni beklediğim içindir


Resmine bakamaz oldum

Uykulardan korkuyorum artık

Utanıyorum odamdaki bütün eşyalardan

Şu sedir hala gelip oturmanı bekliyor

Şu ayna karşısında güzelliğini seyretmeni

Şu kadeh dudaklarına değebilmek için duruyor masada


Ve şu saat geldiğin anda

Durabilir sevincinden

Zaman çıldırabilir

Çünkü benim dünyamda

Ölümsüzlük, seni sevmek demektir.


Bir çocuk doğmayı bekler

Bir ağır hasta ölmeyi

Bitkiler yağmur ve güneşi bekler

Yalnız bir kadın sevilmeyi

Ve düşün ki bir adam

İçinde bütün bekleyenlerin korkusu ve ümidi

Seni bekler

Asılmayı bekleyen bir idam mahkumu gibi


Sen gelinceye kadar

Pencerem kapalı duracak

Rüzgar gelmesin diye

Artık perdeleri açmayacağım

Gün ışığı girmesin diye

Sonra kahrolacağım

Bu karanlıkta, bu derin yalnızlıkta

Ve günlerce gecelerce haykıracağım

Nerdesin diye, nerdesin diye


Bir gün bu kapıdan sen gireceksin

Biliyorum

Ergeç bu bekleyişin bir sonu gelecek

Yıllarca sonra

Öldüğüm gün bile gelsen

Bütün bu bekleyişlerimi ve öldüğümü unutup

Çocuklar gibi sevineceğim

Kalkıp sarılacağım ellerine

Uzun uzun ağlayacağım



BEN SENİN EN ÇOK


Ben senin en çok sesini sevdim

Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi

Önce aşka çağıran,sonra dinlendiren

Bana her zaman dost, her zaman sevgili


Ben senin en çok ellerini sevdim

Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak

Nice güzellikler gördüm yeryüzünde

En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak


Ben senin en çok gözlerini sevdim

Kâh çocukça mavi, kâh inadına yeşil

Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar

Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil


Ben senin en çok gülüşünü sevdim

Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran

Unutturur bana birden acıları, güçlükleri

Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman


Ben senin en çok davranışlarını sevdim

Güçsüze merhametini, zalime direnişini

Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında

Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini


Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim

Tüm çocuklara kanat geren anneliğini

Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada

Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini


Ben senin en çok bana yansımanı sevdim

Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni

Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim

Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni...



BEN EYLÜL SEN HAZİRAN


Bir eylüldü başlayan içimde

Ağaçlar dökmüştü yapraklarını

Çimenler sararmıştı

Rengi solmuştu tüm çiçeklerin

Gökyüzünü kara bulutlar sarmıştı

Katar gidiyordu kuşlar uzaklara

Deli deli esiyordu rüzgar

Dağılmıştı yazdan kalan ne varsa

Yaşanmamış bir mevsim gibiydi bahar


Neydi o bir zamanlar

Sevmişliğim, sevilmişliğim

O heyheyler, o delişmenlikler neydi

Ne bu kadere boyun eğmişliğim

Ne bu acıdan korlaşan yürek

Ne bu kurumuş nehir; gözyaşım

Önümdeki diz boyu karanlıklar da ne

Ne bu ardımdaki kül yığını; elli yaşım


Beni kötü yakaladın haziran

Gamlı, yıkık eylül sonuma

Bir ilk yaz tazeliği getirdin

Masmavi göğünle

Cana can katan güneşinle

Pırıl pırıl engin denizinle girdin içime

Çiçekler açtı dokunduğun

Çimler büyüdü yürüdüğün

Ve güller katmer oldu güldüğün yerde


Başımda senin kuşların kanat çırpıyor şimdi

Oldurduğun yemişlerin ağırlığından

Dallarım yere değiyor

Güneşi batmadan saçlarının

Bir dolunay doğuyor bakışlarından

Gün boyu senden bir meltem esiyor yanan alnıma

Uykusuz gecelerim seninle apaydınlık

Başım dönüyor, of başım dönüyor yaşamaktan

Ölebilirim artık


Ölme diyorsan; gitme kal öyleyse

Sarıl sımsıkı, tenim ol, beni bırakma

Baksana; parmak uçlarım ateş

Lavlar fışkırıyor göz bebeklerimden

Hadi gel, tut ellerimi, benimle yan

Benimle meydan oku her çaresizliğe

Benimle uyu, benimle uyan

Birlikte varalım on üçüncü aylara





BENİ KÖR KUYULARDA


Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın,

Denizler ortasında bak yelkensiz bıraktın,

Öylesine yıktın ki bütün inançlarımı;

Beni bensiz bıraktın; beni sensiz bıraktın.



BENİ UNUTMA


Bir gün gelir de unuturmuş insan

En sevdiği hatıraları bile

Bari sen her gece yorgun sesiyle

Saat on ikiyi vurduğu zaman

Beni unutma

Çünkü ben her gece o saatlerde

Seni yaşar ve seni düşünürüm

Hayal içinde perişan yürürüm

Sen de karanlığın sustuğu yerde

Beni unutma

O saatlerde serpilir gülüşün

Bir avuç su gibi içime, ey yar

Senin de başında o çılgın rüzgar

Deli deli esiverirse bir gün

Beni unutma

Ben ayağımda çarık, elimde asa

Senin için şu yollara düşmüşüm

Senelerce sonra sana dönüşüm

Bir mahşer gününe de rastlasa

Beni unutma

Hala duruyorsa yeşil elbisen

Onu bir gün benim için giy

Saksıdaki pembe karanfilde çiğ

Ve bahçende yorgun bir kuş görürsen

Beni unutma

Büyük acılara tutuştuğum gün

Çok uzaklarda da olsan yine gel

Bu ölürcesine sevdiğine gel

Ne olur Tanrıya kavuştuğum gün

Beni unutma..



BEŞİNCİ MEKTUP


Ayrılık diye bir şey yok.

Bu bizim yalanımız.

Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.

Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?


Güneş çoktan doğdu.

Uyanmış olmalısın.

Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?

Öyleyse ayrılmadık.

Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.


Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.

Önce beklemekten.

Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.

İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.


Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,

Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...

Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,

Kanunlara saygı göstermesini,

İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.


Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.

Ya o? Ya o?

İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,

Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,

Saadet bekliyor yaşamaktan.


Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.

Aradıklarının çoğunu bulamamış,

Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak

Göçüp gidiyor bu dünyadan.


İşte yaşamak maceramız bu.

Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak

Ve yaşayıp beklerken ölmek!


Özleme bir diyeceğim yok.

O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.

O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.

O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.


İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,

Yaşantımız özlemlerle güzel.

Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.

Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.

Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.


Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;

Seni özlediğim içindir.

Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;

Seni özlediğim içindir.

Yaşıyorsam; içimde umut varsa,

Yine seni özlediğim içindir.


Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!



BİR ATEŞİM YANARIM


Bir ateşim yanarım külüm yok dumanım yok


Sen yoksan mekanım belli değil zamanım yok


Fırtınalar içinde beni yalnız bırakma


Benim senden başka sığınacak limanım yok



BİR GECE ANSIZIN GELEBİLİRİM


Bu kadar yürekten çağırma beni!

Bir gece ansızın gelebilirim.

Beni bekliyorsan, uyumamışsan,

Sevinçten kapında ölebilirim.


Belki de hayata yeni başlarım,

İçimde küllenen kor alevlenir,

Bakarsın hiç gitmem kölen olurum,

Belki de seversin beni kim bilir.


Kal dersen, dağlarca severim seni,

Bir deniz olurum ayaklarında,

Aşk bu özleyiş bu, hiç belli olmaz,

Kalbim duruverir dudaklarında.


Ya da unuturum kim olduğumu,

Hatırlamam belki adımı bile,

Belki de çıldırır, deli olurum,

Sana kavuşmanın heyacanıyla...


Aşk bu, bilinir mi nereye varır,

Ne durdurur özlemini, seveni...

Bakarsın ansızın gelebilirim,

Bu kadar yürekten çağırma beni.


BİRAZ GELİR MİSİNİZ?


Bir gün çağrıyı duyar, insan ölür çaresiz

Ölür kuşlar, ağaçlar, ölür sahil ve deniz


Silinir bütün renkler, dağılır koku, ışık

Yeni bir alem başlar karanlıklarda sessiz


Kemik çürür, kaybolur parıltısı gözlerin

Kımıldamaz orada ayağımız elimiz


Öyleyse neden bunca düşmanlıklar, savaşlar

Er geç çağrıyı duyup gidecek değil miyiz?


Er geç kulağımızın dibinde çınlayacak

Ölümün soğuk sesi 'Biraz gelir misiniz? '



ÇİGAN GÖZLER


Şarkısız ve sensiz kaldığım nice akşamlar

Gözlerin geçer aklımdan özlemler içinde

Gözlerin bir çigan müziği güzelliğinde

Kirpiklerinde keman, bebeklerinde gitar...


İç ürperten sesin her gece odama dolar

Bir buğu yükselircesine göğe kadehten

Nasıl başım döner nasıl mest olurum bilsen

Ağlarım, saçlarında gün doğuncaya kadar...


Mutluluk bir ateştir uzaklarda yaktığın

Ki binlerce 'yay' çekilircesine derinden

En hazin şarkıları dinlerim gözlerinden


Büyür gitgide hüznü içimde yanlızlığın

Dinlerim o hiç susmak bilmeyen çiganları

Ve bir musiki halinde geçen zamanları...


DAĞ RÜZGARI


Kaderde senden ayrı düşmek te varmış

Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim..

Seni tanımadan

Hele seni böyle deli divane sevmeden

Yalnızlık güzeldir diyordum

Al başını, kaç bu şehirden

Ufukta bir çizgi gibi gördüğün dağlara

Rüzgarın iyot kokularını taşıdığı denizlere git

Git gidebildiğin yere git diyordum

Oysa ki, senden kaçılmazmış

Yokluğuna bir gün bile dayanılmazmış.

Bilmiyordum.


Yine de dayanmağa çalışıyorum işte

Bir kır çiçeği koparıyorum gözlerine benzeyen

Geçen bulutlara sesleniyorum ellerin diye

Rüzgar güzel bir koku getirmişse

Saçlarını okşayıp gelmiştir diyerek avunuyorum

Yaşamak seninle bir başka zamanı

Bir başka zamanda seni yaşamak

Her şeyden önce sen

Elbette sen

Mutlaka sen

İster uzaklarda ol

İster yanı başımda dur

Sen ol yeter ki bu zaman içinde

Ben olmasam da olur

Seni bir yumağa sarıyorum yıllardır

Bitmiyorsun

Çaresizliğim gün gibi aşikar

Su olup çeşmelerden akan güzelliğin

İnceliğin ışık yüzüme vuran

Sen güneş kadar sıcak

Tabiat kadar gerçek

Sen bahçelerde çiçekler açtıran

Sudan, havadan, güneşten yüce varlık

Sen, o tek sevgi içimde

Sen görebildiğim tek aydınlık


Bir nefeste benim için al

Havasızlıktan öldürme beni

Bulutlara, yıldızlara benim için de bak

Susadım diyorsam

Bir yudum su içmelisin

Ben yorulduysam sen uyumalısın

Ellerim sevilmek istiyor

Saçlarım okşanmak istiyor

Dudaklarım öpülmek istiyor

Anlamalısın.


Ağaçların yeşili kalmadı

Gökyüzünün mavisi yok

Bu dağlar o dağlar değil

Rüzgarında kekik kokusu yok

Kim bu çaresiz adam

Bu kan çanağı gözler kimin

Kaç gecedir uykusu yok

Gündüzü yok

Gecesi yok

Yok

Yok

Anladım

Sensiz yaşanmaz bu dünyada

İmkanı yok.



DEĞER Mİ?


Bir rüya görür gibi

Seninle bulutlara uçtuğumda

Bir ateş yakar beni

Sevginle tutuştuğumu sanırdım

Yağmur olur damla damla

Öperdim öperdim dudaklarından

Bir nehir gibi çağlar

Akardım akardım damarlarından

Değer mi hiç değer mi hiç

Değer mi değer mi söyle

Bir rüya ömür boyu

Sürer mi sürer mi böyle

Değer mi hiç değer mi hiç

Değer canım değer elbet

Değer birtanem

Aşk için herşeye

Ne hayal ne de gerçek

Engel mi kanatlanmadan uçmaya

Değer canım değer birtanem



DELİ OLMAK İŞTEN DEĞİL


Düşüncem var, dağlar kadar

Deli olmak işten değil

Bende kış, alemde bahar

Deli olmak işten değil


İşiten yok, ağla bağır

Tanrı dilsiz, alem sağır

Düşünceler öyle ağır

Deli olmak işten değil


Arzu, o bitmeyen yarış

Kara toprak sona varış

Ömür dediğin bir karış

Deli olmak işten değil


Sonsuzluğa giden gemi

Sürükler de düşüncemi

Vehim sarar her gecemi

Deli olmak işten değil


Karanlık mal oldu bana

Gerçek hayal oldu bana

Dostlar! bir hal oldu bana

Deli olmak işten değil


DENİZE KAVUŞAN NEHİR


Sen üzerinde nice şafakların söktüğü

Sevgi denizlerime akan büyük nehir

Sen biraz ışık, biraz tılsım, biraz büyü

Sen yıllardır yazıp bitiremediğim şiir


Durmadan bir gül açar ellerinde pembe

Sen nefes alışı en bakir güzelliğin

Gözlerin midir parlayan gökyüzünde

Bir güneş doğarcasına geceleyin


Ne zaman seni düşünsem yaşamak güzel

Bir bahar bahçesi olur güz bahçeleri

En karanlıklarda bile uzanır bir el

Kendiliğinden açar sabaha perdeleri


Sen varsan dallarda kuşlar memnun

Tüm çiçeklerin rengi değişik, kokusu başka

Öylesine gerçek ki var olduğun

Çarpar güzelliğin kıyılarıma dalga dalga


Tutsam ellerini içim ürperir hazdan

Başım döner gözlerin gözlerime değse

Kalan tek hatıradır gülüşün bir yazdan

Yokluğun da odur senin ölmek neyse


Sen bastığın yerde çiçeklerin büyüdüğü

Her zaman en güzel, her yerde eşsiz

Sen yaprak, sen köpük, sen kuş tüyü

Sen sevgi nehirlerimin aktığı büyük deniz


DOST BİLDİKLERİM


Sanırdım gündüzdü onlarla gecem

İçimde ümitti dost bildiklerim

Ne zaman yıkılıp yere düştüysem

Bırakıp da gitti dost bildiklerim

Hepsi varken baharımda, yazımda:

Kışın bir burukluk kaldı ağzımda

Seneler senesi oysa gözümde

Cihana eşitti dost bildiklerim

Nerde o sözlere kandığım günler?

Her gülen yüzü dost sandığım günler

Acıdan kahrolup yandığım günler

Ta canıma yetti dost bildiklerim

Meydana çıkalı asil çehreler

Aydınlanmaz oldu artık geceler

Yalanlar tükendi, indi maskeler

Birer birer bitti dost bildiklerim

Korkar oldum bana *dostum* diyenden

Yoksa yok olandan, varsa yiyenden

Ne onlardan eser kaldı ne benden

Beni benden etti dost bildiklerim



GÖZLERİM GÖZLERİNDE


Hep böyle çocuksu mu bakar senin gözlerin?

Hep böyle içinde uzak bir ışık mı yanar?

Bakışlarında beni dinlendiren bir şey var;

Kıyısındaymış gibi en sakin denizlerin...

Bir yelkenliyim şimdi ben senin limanında

Fırtınalardan geldim sende dinleniyorum.

Bu huzur, bu sessizlik hiç bitmesin diyorum;

En eşsiz dakikalar sürsün senin yanında...

Hiç yumma gözlerini, ışığın eksilmesin,

Gündüzüm aydınlığım, ipek böceğim benim!

Güz bahçemde açılmış o son çiçeğim benim!

Yorgun kalbim seninle elem nedir bilmesin;

Ayırma gözlerimden çocuksu gözlerini,

O sakin o yalansız, o kuytu gözlerini



İMKANSIZ AŞK


Falcı kadın yalan söylüyor yalan

Bizi birbirimiz için yaratmış Tanrımız

Nasıl mümkün değilse

Yıldızları toplamak gökyüzünden

Öylesine imkansız bir şey aşkımız


Kurudu gölgesinde oturduğumuz ağaçlar

Bahçelerde sevdiğin çiçekler kalmadı

Sadece hatıralarda ebedi olan

Vazgeçemediğimiz, unutamadığımız

Onlar bile bize yar olmadı


Unut benden kalan ne varsa

Unutmak tesellidir yalnızlığın

Güneşi bir kadeh şarap gibi içip

Delicesine sarhoş olmak

En güzel tarafı imkansızlığın


Ümitlerimiz fırtınalı denizler ortasında

Bir hurda teknedir şimdi

Dalgalar dünden daha zalim

Rüzgar daha hoyrat

Ne bulut var ufuklarda ne gemi


Mevsimler toz pembe değil

Gündüzler gecedir, geceler zindan

Güneşin doğmasını beklemek boşuna

Boşuna artık medet ummak

Taş kalpli zamandan


İnan ki! Kırılmış bir ayna gibi

Paramparça, kırık dökük aşkımız

Çaresizliğin, ümitsizliğin türküsü

Türkülerin en içlisi, en hüzünlüsü

Büyük aşkımız



İSTANBUL ..


Evin içinde bir oda, odada İstanbul

Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul

Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı

Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul

Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm

Çekmeğe başladı, oltada İstanbul

Bu ne biçim su, bu nasıl şehir

Şişede İstanbul, masada İstanbul

Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık

Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul

İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım

Nereye gidersen git, orada İstanbul.



MİLYON KERE AYTEN


Ben bir Ayten'dir tutturmuşum

Oh ne iyi

Ayten'li içkiler içip

Sarhoş oluyorum ne güzel

Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin

Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor

Şarkılar söylüyorum Şiirler yazıyorum

Ayten üstüne

Saatim her zaman Ayten'e beş var

Ya da Ayten'i beş geçiyor

Ne yana baksam gördüğüm o

Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor

Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz

Günlerden Aytenertesidir

Odur gün gün beni yaşatan

Onun kokusu sarmıştır sokakları

Onun gözleridir şafakta gördüğüm

Akşam kızıllığında onun dudakları

Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim

Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz

Bir kadehte sizinle içeriz Ayten'li İki laf ederiz

Onu siz de seversiniz benim gibi

Ama yağma yok

Ayten'i size bırakmam

Alın tek kat elbisemi size vereyim

Cebimde bir on liram var

Onu da alın gerekirse

Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem

Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar

Parasızlık da bir şey mi

Ölüm bile kötü değil

Aytensizlik kadar

Ona uğramayan gemiler batsın

Ondan geçmeyen trenler devrilsin

Onu sevmeyen yürek taş kesilsin

Kapansın onu görmeyen gözler

Onu övmeyen diller kurusun

İki kere iki dört elde var Ayten

Bundan böyle dünyada

Aşkın adı Ayten olsun



TESBİH


Sen giderken gözlerim dopdoluydu

Ve yağan yağmurla caddeler ıslak

Yokluğundan bir rüzgar esti hazin

Teselliler döküldü yaprak yaprak


Gökyüzünde bir bir söndü yıldızlar

Bir karanlık geldi gittiğin yerden

Ümitlerim vardı tesbih misali

Sen giderken dağılıverdiler birden



UNUTULMAYANLAR


Biliyorum, unutamayacaksın!

Ağır ağır geçecek mevsimler,

Bir bir ağaracak saçının telleri

Solacak albümde eski resimler.


Beni hatırladıkça için ürperecek,

Boşanan gözyaşlarını tutamıyacaksın.

Boşuna zorlama kendini, sevdiğim;

Biliyorum, unutamayacaksın.


Ve biliyorsun, ben de unutamayacağım,

Eskimeyecek içimde sana ait ne varsa

Şöhretmiş, servetmiş herşey geçiyor, inan

Dostluklar ve sevgiler kalıyor, kalırsa.


Sen benim gökyüzümdün, denizim, toprağımdın,

Şimdi bir hatıra olamazsın belirsiz, uzak

Biliyorsun bazı şeyler vardır elimizde olmayan

İşte öyle imkansız birşey seni unutmak.


Zannetme ki herşey bitti sevdiğim;

Birgün yeşerecek şu sararmış yapraklar.

Ve bundan sonra kim severse dünyada;

Seni ve beni hatırlayacaklar


ERKEKLER DE AĞLAR


Kederler vardır yağlı bir ilmek gibi

Dolanır boynumuza kör gecelerde.

Bir boşlukta durmadan sallanır insan

Ki ağlamak son çaredir o yerde.


Gözyaşı... O ilk isyanı çocukluğumuzun

Bir nehrin yatağından ilk taşması,

Yaşamak, sele boğulması arzuların

Ve nehirlerin sonunda bir denize karışması


Ölür zamanla anılar, dostlar, sevgiler

Bir yürek ne kadar dayanır bu özleme?

Çalgılar çalmaz olur, şarkılar biter


O yer son çizgidir erkekte direnmenin,

Son gülüş de uçar gider dudaklarından

Bir damla yaş süzülür solgun yanaklarından.


KUM


Sen kum nedir bilmezsin

Deniz Görmedin ki.

Yum gözlerini, zamanı düşün,

Deniz bir gözünde

Kum bir gözündedir.


Sen taş nedir bilmezsin

Dağa çıkmadın ki

Yürü ufuklara doğru,

Dağ bir ayağında

Taş bir ayağındadır


Sen kül nedir bilmezsin

Ateş yakmadın ki,

Uzat ellerini gökyüzüne,

Ateş bir elinde

Kül bir elindedir


Sen kan nedir bilmezsin

Ölmedin, öldürmedin ki,

Yat toprağa boylu boyunca

Ölüm bir yanında

Kan bir yanındadır


Sen aşk nedir bilmezsin

Beni sevmedin ki

Ağla, ağlayabildiğin kadar

Bütün güzellikler sende

Aşk bendedir



TATLI!..

Dünyada en tatlı şey

Kadın bir, meyva iki

İkisi birbirine

Öylesine benzer ki. .

Kadın var, can eriği,

Kah tatlı, kah buruk.

Kadın var, üzüm gibi,

Yenir olsa da koruk!

Kadın var, vişne gibi,

Reçel yap tabak tabak.

Kadın var, karpuz gibi,

Yandın çıkarsa kabak

Kadın var, kestanedir,

Kış mevsimine sakla,

Kadın var, kavun gibi,

Aman alırken kokla!

Kadın var, incir gibi,

Kuru yenir, yaş yenir.

Kadın var, muz gibi,

Soya soya yenilir.

Kısaca her kadının

Benzeri bir mevyadır.

Ama nikah masasında

Evet! diyen erkeğin

Yediği hep ayvadır...

Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.