ONAT KUTLAR

--------------------------------------------------------------------------------

     25 Ocak 1936’da doğdu. 30 Aralık 1994’te İstanbul’da The Marmara Oteli’nin pastanesine konan bombanın patlaması sonucu yaralandı, 15 Ocak 1995’te yaşımını yitirdi. İlk ve orta öğrenimini memleketi Gaziantep’te tamamladı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini son yıl yarıda bıraktı, felsefe öğrenimi için Paris’e gitti. Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Doğan Kardeş dergisinde sekreterlik yaptı. 1956 yılında, "a Dergisi"nin, 1965’te ise Türk Sinematek Derneği'nin kurucuları arasında yer aldı ve 1976 yılına kadar aynı derneğin yöneticiliğini yaptı. Kuruluşundan başlayarak İstanbul Film Festivali Düzenleme Kurulu, 1981 yılından ölümüne kadar da İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı İcra Kurulu üyesiydi. Reklam ajanslarında da çalıştı. 1978’de, Kültür Bakanlığı Sinema Yapım ve Gösterim Merkezi’nin kuruluş çalışmaları içinde yer aldı. 1952’de çeşitli dergilerde çıkan şiir ve hikâyeleriyle tanınmaya başlayan Onat Kutlar, edebiyattaki özgün yerini ödül kazanan "İshak" adlı öykü kitabıyla aldı. 1989’da, İranlı şair Füruğ Ferruhzad’ın şiirlerinden bir seçmeyi Celal Hosrovşahi ile birlikte çevirerek Sonsuz Günbatımı adıyla yayımladı. Unutulmuş Kent adılı şiir kitabı 1996’da Fransa’da Rauyamont Vakfı tarafından yayınlandı.

--------------------------------------------------------------------------------

ESERLERİ

ÖYKÜ:

İshak

DENEMELER:

Yeter ki Kararmasın

Bahar İsyancıdır

ŞİİR:

Peralı Bir Aşk İçin Divan (1981)

Unutulmuş Kent (1986)

SİNEMA:

Sinema Bir Şenliktir


SENARYOLAR:

Kenan (1979)

Hazal (1979)

Hakkari’de Bir Mevsim (1982)

ÖDÜLLERİ


1960 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü İshak adlı kitabıyla

1994 Fransa’dan "L’Ordre des Arts et des Lettres" nişanı, Türk Sinematek’indeki çalışmaları nedeniyle



ŞİİRLERİNDEN ÖRNEKLER

  • At

  • Ayrılık

  • Bir Şiirin Gelişi

  • Cezayir Ağacı

  • İstasyon

  • Günlük Şiirler

  • Orman

  • Penceremden Görünmeyen

  • Sokak

  • Yalnızlık 1


AT


At konuşmadan çıkar yollara

Eğersiz çıplaktır bir payitahtın

ıssız sokaklarından sabaha karşı

bir ılgarla geçer

Açılır sular ve deniz koşar yalnızca

kendinin bildiği ülkeye doğru

Ardında kıvılcım tarlaları bırakır

Ayaklarında mermere çarpan

demirler bulunması bundandır

Denizi bilir de bakmadan geçer


At uysaldır parlak gönderine

çekilir çocuklar ve gökkuşağı

Kamçıdan dizginden gemden çekinmez

Korkusundan değil utanmasından

Bir çam hizasından geçer ormanı

Yel burnunun narin kanatlarına

bir ipek sezgisiyle dokunur. Ova


Sonra kentler gelir durur bakar at

Gözleri güzeldir gelecek gibi

Sisli yaprakları demir kargıyla

kuşatan askerler ve köpekleri

yelesinin sularında boğulsun diye

fırtınayı bekler


Sonra çılgın dörtnala bir koşu başlar

Nereye nereye? Belki Oramar

Yakar kendi yazısının yapraklarını

Sarı tanyerinin bulutlarından

alnına durmadan yıldızlar kayar

Ayağı sekili dağ köylerinden

kaynağı bilinmez sulara doğru


Bir resim değildir at ve sınırları

tam çizilmemiştir

Tökezler bir düşün yamaçlarında

Kişneyerek bir çavlana dönüşür

Bekler Oramarın ıssız dağları

ve altın nadaslardan doğan çocuklar

yeni bir at gelinceye kadar


AYRILIK


Ayrılık şiiri ne kadar yalın

Sevdiğimiz aşk sözcükleri gibi

Kılıçla kesiyor bir hain nokta

Öpüşen virgüllerle akan cümleyi


Nasıl soğuk ayrılığın güneşi

Gölgeli bir çınar olan gövdemin

Dallarını içten kırınca acı

Buzdan bir alçıyla tutuyor beni


Ayrılık sabahı ne kadar beyaz

Ölümün hüzünlü arkadaşı kar

Bana ütülü bir çarşaf hazırlar

Bir karanfil tam yüreğimin üstünde


BİR ŞİİRİN GELİŞİ


İlmekler atar

günlerin yatay rüzgarlarına

bir yağmur başlangıcı gibi belirsiz.


Uzakta boşanan bir yayın, açık havada

çınlayan çekiç seslerinin ve bir omuza

yaslanmış ağlayan güzel bir yüzün

parmak uçlarıyla gelir, yaklaşır.


Nedensiz bir kıra çıkma isteği

ya da çok eski bir kitabı yeniden okumak.


Bir kazıya hazırlanır gibi, bir yolculuğa.


Bir tahliye sabahının hüznü tarayan sevinçleriyle

aşar duvarları ve gelir konar

kanatlarıyla yabancı bir kuşun.


Bir uzaklığın habercisidir demir kapılardan

çamurdan, korkulardan, bakan yüzlerinden

küçük çocukların alınlarına

yirmi yıl sonraki ölüm hükmünü

mührüyle şimdiden basan sultanın

kanlı topraklarından.


Bastırır sevgilinin tutkulu gövdesiyle

derin sularına koyu mavi bir akşamın.


Pırıltılı balıkları bilinen sözcüklerin

hızla geçerler henüz hiç bir gezginin

ulaşamadığı kaynağa doğru.


Ve bir kayadan

kırınca bir acının zincirlerini

uçmak ister yeryüzüne

bu ateş yıllarından konuğu.


Henüz yazılmamış olan şiir.


CEZAYİR AĞACI


Cezayir Ağacı


Sevgilim Cezayir beyaz bir duvar

Bir yani akdeniz öbür yani nar


Senin nar ağacın

benim denizim

ve duvar


Bir yasemin senin gibi Cezayir

Ve de zakkum benim gibi zehir


Aures'ten rüzgar

senin kokunu

bana getirir


Bütün gece Kabylie berberileri

Hurma dallarından denize geçti


Ama nice yıllar

göremedim bile

senin düşlerini


Kurşun kanatlarıyla tarihin

Derin ovasında uçuyor Konstantin


Ve göğsümü bir zeytin

dalıyla okşayan

yüreğin


Bu şiiri sevgilime adadım

Hadj Ali, Benzine ve öteki dostlarım


Kanlı bir gül çizgisiyle

ayrılırken haziran


Mor perdelerle Otel Aletti

Bir ateş ağacı gibi yandı gitti


Sevgilim

ayrılık

canıma yetti


İSTASYON


Yalnızım bir kompartımanda

Bir hızar testerisinin yaz ışığı ufuk hattından

Ağır ağır gözlerime geliyor köşede rüzgar

Tozla yıkıyor söğüt dalını çocuk

Onaltı bağımsız devlet büstünün

Sarkan bıyıklarını düzeltiyor zaman

Düşündükçe koyu bir renk alıyor

Buraya uzun bir yol boyunca

Kurulu bir kumpanya çadırlarından

Tuğla harmanlarından geldim her ateşin

Çemberinde yanarak ve darağacında

Kurutarak dikişsiz gömleklerimi

Her sabah zekeriya sofralarında herkesle

Kalın kitapların yufkasını yeniden ıslatıp

Yedik açlık

Düşündükçe daha da artıyor hangi geçmişin

Kaynağına eğilsem acı bir su

Gelecek günlerin yorgun treni yıllardır

Telaki bekliyor

Bekle bekle bekle gençliğin karanlık yıldızı

Yıllardır takım değiştiriyor ve cephe

İsimsiz bir tortuyla kapanmış

Bilemedim nasıl bir mangal yüreğimiz

Kömür gözlü çocuklarla yanıyor ve bedenim

Ateş içinde

Eylül.


Her yanımdan geçen öpüşlerinin

Islak serçelerini duymasam

Kör testereyi bile göremeyeceğim.


GÜNLÜK ŞİİRLER


Sen gittikten sonra iki çalgıcı

turnalar semahını çaldı ve kimse dinlemedi onları

benden başka. Sarımsak kokusunun

yoksulluk ve rakıyla buluştuğu saygısız kalabalıkta

kimse duymadı beni terkeden

kanatların bıraktığı esintiyi. Biri incecik öbürü kalın

iki tel vururken çalgının yüreğine

nicedir aklımı kurcalayan Bertold Brecht'in

'Sevenler' şiirini düşündüm bir yaşamdan ötekine

yanyana uçan iki turnayı. Taa yirmisekizlerden.

'Güneşin ve ayın az değişken dilimleri altında

uçup giderler yine, böyle tutkun birbirine.

Hey, nereye gidersiniz? - Hiç bir yere - Nerden gelirsiniz?

Her yerden. Sorarsınız, ne zamandır birliktesiniz? diye.

Az zamandır. Ne zaman ayrılacaksınız peki? - Yakında.'

Çıktığımda hava acıktı ikindi güneşi gibi

nicedir ısıtmayan parlak ayın az değişken dilimleri altında

yürürken sordum kendi kendime. Nereye gidiyorsun?

Hiç bir yere. Ne zamandır yalnızsın? Bilmem, denize

ve ayışığından yapraklar kesen

şiire sormalı bunu. Daha yazılırken

bir anıya dönüşen şiirlere

Sordum kendi kendime ne yapılabilir çamurdan? Heykel

Acilardan? Aşk. Yoksulluklardan

bir devrim bile yapılabilir. Ama hiç bir sey

hiç bir sey yapılamaz ayrılıklardan.

Sen, çalgıcılar ve ayışığı çekip gittiniz uykunun

eşiğine vurulmuş bir turna gibi dönerek

düşerken sordum otuzdokuzlardan Bertold Brecht'le birlikte

'Ne yapmalı peki?' Aklim dokunacak

bir baska akıl arıyor. Nicedir yabancı denizlerde

yıkanan tenim baska bir teni. 'Ne yapmalı?'

Biliyorum yağmur yağmaz yukarı doğru yeniden

Acımaz olur, silinir gider izi bıçağın.

Ama hiç bir rüzgar doldurulamaz boş kalan yerini,

bir yaşamdan ötekine

birlikte uçan turnaların yerini

gökyüzünde.



ORMAN


Kendine esen rüzgarla derinleşen

yüzü bir adamın durur

ve ormana bakar, bu benim.

Damarların ugultusunu duyar bir sarnıçtan

gizli bir kente döşenmiş su yollarının

Ağaçların sararmış yaprak uçları

dalarken gökyüzünün karanlık denizine

kökler büyülü bir ışıkla aydınlanır ve toprak

yabancı bir mimariye açılır, bana ait olan.

Yalnızlık, doğunun bildik çarşısı

kendi alışverişiyle canlanır, yeni bir ırkın

kölesi masmavi bir adam haber bekler, benden

yabancı bir tapınağın tanrıçasına.

Ötmeyen soyu tükenmiş kuşun saati

alacakaranlığı gösterir, gündüze mi geceye mi

gideceği belirsiz bir yolcu gibi. Ben.

Anılar biter ve bir cumhuriyetin

sınırları silinir.

Çekilirken bir çınarın burcuna

yüzünün gölgesi olan güneş bayrağı,

bir adam çam iğnelerinden bir çelenk koyar

kayanın dibine, bir gençlik anıtı olan kayanın.

Sonra ağır ağır ağaca dönüşür

Geleceğe ve sonsuzluğa uzatır yapraklarını

sürgünde bir kıral gibi, ülkesi olmayan

Bırakır kılıcını toprağa

rüzgar ve büyüyle gelen adam

Geriye uzak bir uğultu kalır ve kimsenin yak basmadığı bir orman.


PENCEREMDEN GÖRÜNMEYEN


Çamağacına


Duman renkli ve kocaman bir karganın

Kumlu dalgın kanatları ardından

Denizin derinliklerine açılan

Akdeniz güneşinde çürümüş ahşap

Ve kuytu yosunlara çalan teknenin

Reçine kokusuyla tanıdığım


Çamağacına


Bol sisli bir kışın ormanından

Karlı gelin telleri taşıyan

Gümüşten yapraklarla örtülü

Uysal ve uzun boynunu bahçelerin

Ve benim toprağıma eğmiş

Gülümserken bir eşkiya rüzgarın

Söküp uzaklara götürdüğü


Çamağacına


Bir akşamüstü kayboluşu

Penceremin daracık sahnesini

Lacivert ve kadife ve kesin

Birinci perdesiyle kapayan

Günlerimi çok eski bir oyunun

Gözgözü görmeyen karanlığında

Ortaçağ panayır soytarılarının

Küt ve kıvırcık sakallarıyla

Durmadan dekor değiştirdikleri

Öfkeli aralığında bırakan


Çamağacına


Şimdi rüzgar geçiyor penceremden

Gövdemin kuruyan kavalını

Kırmızı türkülerle donatarak

Senin ormanından sayısız ağaç

Ve düslerimde bembeyaz yıkadığım

Teninden coşkun sular geçiyor

Kapılıp sürüklenen ırmağa

Kıyıların danteline alışkın

Ellerim birden ulaşıyor


Çamağacına


Öperken yapraklarını acıyla kısık

Sesli kuşlar bakırlayan yüzünün

Bahçesinde yediğim vişnelerinin

Kabına sığmaz sevinci ve tutku

Yırtarken demirden kuşağını

Ağır bir işçi gibi ölümün

Beni yaşamanın kavgasına

Yarışta bir tay gibi fırlatan


Çamağacına


Seni bir çok daha görmek için

Dallarına basıp yaylandığım

Şiiri katıksız dolambaçsız

Bir önsöz olsun diye yazdığım

Senin adınla karıştırıp

Adını yüreğimin canına

Kazıdığım ve şimdi bir akşamüstü

Penceremden ansızın görünmeyen


Çamağacına


SOKAK


Durmadan değişen bir kentte selvilerin

anılarıyla uğuldayan bir sokaktı

Yüksek ve külrengi yapıların tepesinde ikindi

sarı bir ışıkla vururdu pencerelerin donuk ve sessiz

krater gölcüklerine

Orada yaşlılar otururdu tozlu iğne yastıkları ve güz

sararmış martıların eğri yağmurlarıyla gelir tarardı

yüzlerinde unutulmuş sepya boşluğu

Karınlarına ölümün tohumlarını ekerdi aşağılarda

hafif bir lağım kokusuyla karışık kahve

ve anason çiçekleri satılan

küf rengi ırmakların sokağında ehliyetli kurbağalar

safa pezevenkleri ve geçmiş kaçakçıları

Arada inatçı arnavutların

durmadan yenilediği kaldırımlardan

gülleri örselenmiş kadınlar geçerdi farkedilmeyi

bekleyen erken kararmış lidya gümüşleri genç kızlar

Kanlı bayrakların yelkeniyle arada

tersane işçilerinin kadırgaları geçerdi ilkyardıma doğru

Siren sesleri sivaslı kapıcıların granit belleğine

bulanık izler bırakırdı


Günlük işlerin bittiği saatlerde yani geceleri

sokak bir kerhane gibi işlerdi bahriye gediklileri

denizi ve orospuları aynı anda gören evlerin

duvarına arabesk bir savaşın tarihini yazarlardı: Aşk

Binliklerin mor jileti çalışırdı kapılarda titreyerek ve derin

bir yarıkla açarak feodal zamanın surlarını

sabahın eteklerine ulaşırdı


Oradan başıboş çocuklar çıkardı yaşamın çöpçüleri

doğulu çocuklar plastik ayakkapları ve kendi gövdelerindeki

ölü ana sıcaklığına sarılan kollarıyla

süpürürlerdi gecenin artıklarını

Solgun iğneleriyle ilk ışıkların dikerdi ağırbaşlı halk

kentin zarını yeniden ve gün

başlardı


Orada sevdim seni

Sokağı denize bağlayan geçitte orada

geceyi gökkuşağına bağlayan günlerin saçını hızla örerdi zaman

Sevecen sorgulu uysal yüreğin

bir çimen türküsüyle açardı soyağacının gizli bahçelerini

çılgın bir büyücüye, orada kan ırmağından

geleceğin şarabını çıkardım ve yanan günlerden altın

bir şiir çıkardım güzelliğinin kapalı yapraklarından

bozkır ortasında ırmak kuyu dibinde gökyüzü bir özgürlük

esintisi zindanlarin avlularindan


Unutma ben yokolunca değişince kent ve bir yoksulun

o günlerden

sana bağışladığı söz ülkesi yitip gidince

sonsuz ve isimsiz bir deniz kalacak bir de çamagacı

benim sularımla öpüşen.


YALNIZLIK-1-


Bütün bir haziran evin önünde

Akasyanın dallarını eğerken rüzgar

İpeğe kırmızı bir gül işlerdi

Kulağı ıssız ve tozlu yollarda


Yoksulluğun kedileri kapıyı

Bir yaz boyu her gece tırmaladı

Sırtının teline mavi bir horoz düşü

Dokunmadan uykuya varamazdı


Uzak denizlerden atlar geçerdi

Bulutlar güze yakın gözlerinden

Bekledi ölümün beyaz elinde

Solgun bir gül oluncaya kadar

Edebibilgiler.com 2009 ©  Her hakkı saklıdır.